Azerbaycan Türkleri, Kafkas İslâm Ordusu’nun kurulmasından kısa bir süre sonra 28 Mayıs 1918’de bağımsızlıklarını ilan edip, başkenti Bakü olan “Demokratik Azerbaycan Cumhuriyeti”ni kurdular. Bu yeni devlet Türk dünyasındaki ilk demokratik cumhuriyet denemesiydi. Fakat bu sırada Bakü, Ermeni ve Rus işgali altındaydı. Azerbaycan Milli Komitesi, Bakü’nün işgalden kurtarılması için 4 Haziran 1918’de Osmanlı Devleti ile bir dostluk ve iş birliği antlaşması imzaladı. Ancak antlaşmadan Rusya, İran ve müttefikimiz Almanya rahatsız oldu.
Azerbaycan Milli Komitesi Başkanı Nesib Yusufbeyli’nin gayretleriyle İstanbul’a bir elçilik heyeti gönderildi. Heyet başkanı Nâki Keykurun, İstanbul’da devlet protokolüyle karşılandı. Enver ve Talât paşalarla yaptığı görüşmeler sonucunda Nâki Bey’e Azerbaycan’a askerî ve siyasi destek konusunda olumlu cevap verildi.
Neşeli bir gruptuk. Nesib, Faiz, Avda'nın politik kuzeni olan Muhammed el Deilan, yeğeni olan Zaal ve seferler arasında birkaç gün Vech 'de dinlenmekte olan Şerif Nasır vardı. Faysal'a, Abdullah 'ın kampı ile ilgili garip öyküler ve demiryolunu tahrip etme keyfini anlattım. Avda, birden "Allah saklasın!' diye bağırarak ayağa kalktı ve çadırdan dışarı fırladı. Birbirimize baktık ve tam o sırada dışarıdan çekiçle vurma sesleri geldi. Bunun ne anlama geldiğini öğrenmek için dışarı çıktım. Avda, bir kayanın üzerine bükerek koyduğu takma dişlerini bir taşla vurup parçalara ayırıyordu. "Unutmuşum, bunları bana Cemal Paşa vermişti. Neredeyse Efendimin ekmeğini Türk dişleriyle yiyecektim!" diye açıklamada bulundu. Maalesef kendisinin birkaç dişi vardı, bu yüzden bundan sonra çok sevdiği et yemeklerini zorlukla yiyecek ve yedikten sonra ağrı çekmek zorunda kalacaktı. Akabe'yi ele geçirinceye kadar yarı beslenmiş bir halde dolaştı ve Sir Reginald Wingate, Mısır' dan bir dişçi göndererek ona bir 'müttefik seti' yaptırdı.
"Nizanim li ser bermalê ji bo serkeftina kê ji xweda dûa bikim. Rûs yan hikûmet?"
...
Dayê Gulê li ser bermalê berî ku nimėj bike dia ji Xwedê kir: "Xwedêyo tiştek ji me re ne ron e. Rehmê li me bike û tu çi baş dibînî wê bike nesîbê me."
İsyân-ı mevc-i zâhire ettinse vakf-ı gûş
Çarparken ufk-ı zulmete bir bahr-i pür-hurûş
Bildin: O sayhalarla, o seslerle rûh-ı âb
Bî-kaydî-i leyâle eder nakl-i ıztırâb.
Gûyâ sorar sevâhiline bahr-i nâle-gîr;
“Olmak neden neşîb-i mezellette bir esîr;
Bî-had iken semâ gibi, firûze-fâm iken,
Bir cilvegâh-ı encüm-i lerzân-ı şâm iken!”
(Eğer kulak verirsen; dalgaların görünürdeki isyanı,
Karanlığın ufkuna çarpan o coşkun denizin gürültüsü
Anlarsın ki: O haykırışlarla, o seslerle suyun ruhu,
Gecelerin kayıtsızlığına kendi acılarını aktarır.
Sanki o inleyen deniz, kıyılarına şöyle sorar:
"Neden aşağılanmışlığın payına düşen bir esir olmak,
Oysa gökyüzü gibi sınırsızken, turkuaz renkliyken,
Akşamın titreyen yıldızlarının tecelli ettiği bir yerken!"