Samipaşazade Sezai'nin Sergüzeşt romanı, sadece edebi bir eser değil, aynı zamanda derin bir acının, çaresizliğin ve toplumun vicdanına yapılan sert bir eleştirinin devamı niteliğindedir. Bu roman, kölelik gerçeğini ve bireyin özgürlüğe olan özlemini vurgularken bizi okur olarak onun satırlarında bir vicdan muhasebesine sürükleyerek baş başa bırakır.
Dilber'in hayatı, bir insanın kaderinin nasıl acımasızca hünerlerinde şekillendiğini gösterir. Başkalarının çizgisinde bir hayat... Küçük yaşta esir olarak satılmasıyla başlayan hikâyesi, onun yalnızca bir "mal" olarak nitelendirilmesi yürek burkan örnekleriyle doludur. Onun gözlerinden dünyaya baktığımızda, çaresizliğin ne demek olup olmadığına karar vereniz. Okur'un, Özgürlüğün bir lütuf değil, her insanın normal şartlarda sahip olması gereken bir hak olduğunu bir kez daha anlamış olması gerek.
Dilber'in bir paşanın konağına satılması, orada yaşanan hüzün, aşkı tatması ve nihayetinde umutlarının yine ellerinden kayıp gitmesi... Bu döngü, onun için hep aynı acıyla tekrar etmekte. Romanın en etkileyici noktalarından biri, Dilber'in sevgisine rağmen sınıfsal karşılaşmanın engellenmesidir. Bir insanın yalnızca doğduğu yer, konumu ya da kökeni yüzünden hor görülmesine karşın, aşkın bile bu zincirleri kıramamış yarım kalması, okurun içini sızlatır.
Romana hakim olan duygulardan biri de çaresizliktir. Dilber, özgürlüğe ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın, toplumun katı yapıları tarafından hep itilir. Onun İstanbul'dan kaçırılıp Mısır'a satılması, adeta umudunun da son kırıntılarının silinip gidişidir. Ve finalde, kendini Nil Nehri'nin serin ama acımasız sularına bırakması, sadece bir karakterin değil, bir insanlığın dramının trajik sonudur.
Sergüzeşt , salt bir aşk ya da kölelik romanı değil bence. O, insanın ruhunun nasıl