Hayvan Çiftliği’nin o meşhur, "Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşittir," cümlesi, romantik sloganlarla yola çıkan her yapının, işin içine güç yönetimi ve kaynakların bölüşümü girdiğinde nasıl kaçınılmaz bir illüzyona dönüştüğünün en net gösterimi. Bir okur olarak bu duvara yazılanları gördüğümde saf bir hayal kırıklığı değil, sistemin ve insan doğasının soğukkanlı gerçekliğini izlemenin haklılığını hissediyorum; çünkü domuzlar eşitlik gibi mutlak bir kavramın yanına "daha" kelimesini ekleyerek sadece dili bükmüyor, kitlelerin zihnini manipüle edip rasyonel düşünceyi felç ediyorlar. Boxer gibi en alttakiler saf bir inançla üretmeye ve sorgulamadan sadakat göstermeye devam ederken, masada oturup kuralları koyan ve pastayı bölüşen azınlık her zaman "daha eşit" kalıyor. Günün sonunda bu trajik döngü bana, dünyadaki hiçbir yapının tamamen eşitlik üzerine kurulamayacağını, romantik sloganlara kanmak yerine her zaman arka plandaki stratejiye, gücün kimin elinde toplandığına ve kaynakların nasıl yönetildiğine bakmak gerektiğini sert bir şekilde hatırlatıyor.
Hayvan ÇiftliğiGeorge Orwell · Can Yayınları · 2024296,9bin okunma
İtidal şiirini daha önce okuma fırsatım olmamıştı. Orhun abideleri üslubundaki bu manifesto şiiri aynı zamanda yazarın ütopyasını net bir biçimde yansıtıyor.
ŞiirlerCaner Kara · Tayma Yayınları · 202520 okunma
Bu kitabı bitirdiğimde hissettiğim tek şey, boşa harcanmış zamanın hayal kırıklığı oldu. Kitap hakkında nasıl yorum yapacağımı bilemiyorum; çünkü karşımda edebi bir eserden ziyade, ilkokul yıllarındaki o amatör şiir yarışmalarını hatırlatan zorlama bir metin vardı.
Hani okul dergilerinde yayınlansın diye alt alta dizilen, büyük laflar etmeye çalışan ama içi boş cümleler yazardık ya; bu kitap tam olarak o hissi veriyor. Aşk gibi derin bir konuyu bin tane kısa cümleye sığdırmaya çalışmak, ortaya vurucu bir derinlik değil, aksine yapay bir kelime yığını çıkarmış.
Açıkçası benim için tam anlamıyla bir vakit kaybıydı ve kesinlikle tavsiye etmiyorum. Hatta çok net söylüyorum: Bu kitabı okuyacağınıza gidin TikTok’taki özlü sözlere bakın, en azından neyle karşılaşacağınızı bilirsiniz ve vaktiniz daha az boşa gider.
Spoilersız yorum!
Kitabın konusu, Kadın ana karakterimiz intihar etmek üzere uçurumun kenarına gittiğinde; onu tam olarak olmasa da kurtaran kişiye takıntılık besleyerek hayatına girmeye çalışmasını okuyoruz.
Kitaba haksızlık etmek istemiyorum; Yazarın kalemi, kitabın konusu işleyişler, ana karakterin travmalarının işleniş şekilleri ve yakınlaşmalar oldukça hoştu. Fakat gözümden gitmeyen, beni sürekli rahatsız eden ve bu kitaba puan vermekte çekinmeme sebep olan çok önemli bir nokta var.
Kitabın giriş sahnesi maalesef ki ''Rina Kent - God of Malice'' kitabının birebir aynısı. Yazarımız bunu gerçekten çalmış mıdır bilmiyorum fakat işleyen akış TAMAMEN aynıydı. Karakterlerin hareketleri, diyaloglar.. her şey. Bu bende yazara karşı bir güvensizlik oluşturdu ve istemeden bütün sekansları bu gözle izledim ve bu yüzden paranoyaklık ediyor olabilirim fakat ilk örneğimdeki kadar net bir örnek veremesem de bazı sekanslarda yine bir yerlerden esinlenildiğini /çalındığını hissettiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Belki söylediğim gibi benim ilk sekanstan sonra yazara karşı oluşan güvensizliğimin sebebindendir bu diğer sekanslardaki hislerime sebep olan bilemiyorum orasını; yazara destek verip kitabı aldıklarında okuyanlar düşünsün. Konusu oldukça ilgimi çekmişti ve böyle olması beni gerçekten üzdü hani belki esinlenmiştir veya belki yazarın haberi bile yoktur benzer bir sekanstır falan demeyi çok istedim ama birebir alınmış olması çok canımı sıkan bir durum. Açıkçası tam olarak kitabı nereye koymam gerektiğini bilmiyorum bu yüzden fakat sonuna kadar okudum. Gerçekten de hoşuma gitti ve merak ettiğim bir yerde bıraktı kendini. Öyle işte.. söz sizin efenim denilecek bir şey yok sanırım.
Adalet Ağaoğlu Ölmeye Yatmak
Post-modern bir eser olduğu için inceleme yapmak da özetlemek de oldukça zahmetlidir. Eserin en önemli özelliği cumhuriyetin ilk yıllarında milletin inkılaba karşı maddi ve manevi yaklaşımını yansıtmasıdır. Bence bu işi oldukça objektif yapmaktadır. Bazı kısımlarda açık giyinmenin, kadın erkek ilişkilerinde rahat hareket etmenin medeniyet sayılması bina örnektir. Bu arada sürekli Ulus'tan, Hergele Meydanı'ndan, Numune Hastanesi'nden bahsedilen eseri İbni Sina Hastanesi'nde sesli kitap şeklinde dinlemem de feleğin bir cilvesi gibi oldu. Eserde o dönemdeki yolsuzluk çeşitlerinden de bahsedilir. Buna göre halka o yoklukta karneyle kumaş verilmektedir. Bazı uyanıklar bunları insanlardan el altından alıp kendi dükkanlarında satarken bazı esnaflar kırk liralık kürdanı 41 liraya sattığı için ceza almaktadır. Meşhur Aşkale Kampları'na Varlık Vergisi nedeniyle gayrimüslimlerden ziyade Türklerin gönderildiği aktarılır. Yazarın solcu olduğu eserden oldukça net anlaşılıyor, aslında bence de o dönem için aşağı yukarı öyle olan ilk dönem Türkçülerini (ilk Atsızcılar, bunlar ikinci Dünya Savaşı'na girelim, İsmet Paşa basiretsizdir gibi görüşleri savunan biraz dalyarak tiplerdir) biraz daha öcüleştirerek anlattığını gördüm, sonra Vikipedi'den bakınca kendinin de Ödp'den milletvekili adayı olduğunu, "Yetmez Ama Evet" toplantılarına katılıp öğrencilerden yumurta yediğini gördüm. Tam olarak benim gözümdeki ılık solcu kategorisine girdi diyebilirim. Nedense böyle tiplere saygı duyamıyorum. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD'nin bize şeker, kullanılmış postal vs. verdiğini ve memlekette karneyle dağıtılıp karaborsa olan şekerin bu dönemde bollaştığını, çoğu insanın ayağının derli toplu bir ayakkabıyı ilk defa bu dönemde gördüğünü eserden öğrendim. Ayrıca
Karşımızda adeta "Düzyazının Dante’si" duruyor. İtalya’nın bu hırçın ve aykırı kalemi Giovanni Papini’nin eseri, benim gözümde kurgusal bir roman olmaktan çok öte bir yerde. Bu kitap; yazarın kendi zihninin derinliklerine, devasa egosuna ve derin hayal kırıklıklarına yaptığı amansız, çıplak bir otobiyografik ve felsefi yolculuk…
Eserin kurgusundaki en çok etkilendiğim unsurlardan biri, bölümlerin adeta bir senfoni gibi müzikal tempolara (Andante, Allegro vb.) göre ayrılmış olmasıydı..Bu yapı, metni sadece okunacak bir kitap olmaktan çıkarıp edebi bir başkaldırının ve entelektüel bir çöküşün manifestosu haline getiriyor…
Kitap, ironik adının aksine benim için asla teslim olmuş bir adamın hikayesi değil... Aksine, İtalya'da kendisi için "tükendi, bitti" diyen tüm o çevrelere karşı muazzam bir meydan okuma… Papini adeta, "Ben daha bugün doğuyorum, en iyisi şimdi başlıyor!" diyerek küllerinden yeniden doğmayı seçiyor…
Okurken nevrotik, deli-dahi ve son derece kibirli bir zihinle karşı karşıya kalıyorsunuz… Ancak bu kibrin yanında, yazarın kendi çelişkileri karşısında gösterdiği o acımasız dürüstlük beni en çok sarsan şey oldu…
Bu eser okuyucu olarak beni net bir sevgi ya da nefret duygusunda bırakmadı; zaten kitabın başarısı da tam olarak burada yatıyor…Papini, insan ruhunun en karanlık kibir odağı ile en nahif kırılganlık noktası arasında mekik dokurken, bizleri de o girdabın içinde adeta un ufak ediyor…Kesinlikle kolay unutulmayacak, zihni hırpalayan bir edebi deneyim…Okuyun derim…