Kelâmın İnşâsından İnsanın İnşâsına
Dil sadece bir iletişim aracı değildir, aynı zamanda insanın varoluşsal yolculuğunda kendi insanlığını inşâ sürecini içinde barındırır. Kelimelerin "can bulması" ve "doğumu", kadim geleneklerimizdeki "sözün büyüsü" (beyan) kavramıyla da ifade edilir. Hayat boyunca seslendirdiğimiz veya yazdığımız kelimelerin bu manada büyük bir önemi vardır. Akıldan ve/veya gönülden geçen bir cümledeki kelime(ler), bilhassa dile getirildiğinde, doğumunu gerçekleştirmiş, ona ruh/hayat vermiş oluruz. Bu yüzden bir kelâmı ağızdan çıkmadan tartıp ona göre dile getirmeli veya getirmemeli....Ve eğer dile getirilecekse mutlaka cümlelerdeki kelimeler olumlu öğeler içermeli. Mesela bir çocuğu tembihlerken ona 'düşersin dikkat et' demek yerine, “dikkatli ol "düşmeyesin" denilmelidir. Çünkü bu cümledeki “düş!”/ “düşme” farkı zihinde bir talimat/emri olarak yerini alır. Bu sebeple büyüklerimiz buna yönelik olmak üzere "Ya hayır söyle ya da sus" derlerdi..buvkelâm buna matuf ifade edilmiş olsa gerek. Düşünme melekemizin yakıtıdır kelimeler. Düşünce, hayal ve duygu dünyamız kelimelerle şekillenir. "Kelâmın ruhu!" da ona yüklenen "mana" ile hayat bulur. O halde öğretim sistemimizin gözardı ettiği dil eğitimi ve öğretiminde çocuklarımıza kelimenin ruhunu, manasını idrak etmeyi ve onu canlandırmayı evvelemirde ve ilk yıllardan itibaren vermek zorundayız. İlerde unutulmaya meyilli ezberlenmiş bilgiyi yüklenmenin aksine, anlamı bilerek okuma metodolojisini öğretmekle,öğrenmeyi zevk haline getirmemiz lazımdır. Böyle olunca her bir kelimeyi telaffuz ederken zihinde canlandırmış, hatta ona ruh ve manası itibarı ile kimlik kazandırmış olacağını zihnine yerleştirmiş oluruz. İşte o zaman idrak eden, şuurlu birey olarak anlamaya, düşünmeye ve felsefesini yapmaya başlar evlatlarımız. Beş duyu ile
KUANTUM ve TASAVVUF...
Bediüzzaman Said Nursî'in eseri Nur'un İlk Kapısı'ndan: "Her cemâl ve kemâl sahibi, kendi cemâl ve kemâlini görüp göstermek istemesi sırrınca, o sultan dahi istedi ki: Bir meşher açsın. Enzâr-ı nâsta saltanatının haşmetini, servetinin şâşaasını, san'atının harikalarını, mârifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Ta kendi cemâl ve kemâl-i mânevîsini iki vecihle müşahede etsin: Biri, bizzat nazar-ı dekaik-âşinâsıyla baksın. Diğeri, başkalarının nazarlarıyla baksın." Bizden birisi söylese itibarı olmaz. Zîra müslümanın kanı acıdır. Ama Michio Kaku Einstein'dan Ötesi'nde diyor ki: "Bilim insanlarının küçük bir azınlığı, aralarında Nobel ödülü sahibi Eugene Wigner da vardır, ölçümün bir tür şuur imâ ettiği görüşünü savunmaktaydı. Onlara göre ölçümü yalnızca şuurlu bir kişi veya varlık yapabilirdi. Dolayısıyla, maddenin tümünün varlığı (kuantum mekaniği uyarınca) ölçmeye, kâinatın varlığı da şuura dayalıdır. Bunun insan şuuru olması şart değildir. Kâinatın başka herhangi bir yerindeki akıllı yaşam ve hattâ bazılarının öne sürdüğü gibi tanrı da olabilir." Maşaallah diyelim o vakit biz de bu nasipli azınlığa. Zîra, yolu uzatmak kabilinden de olsa, Allah'ın Vacibü'l-Vücûdluğuna yaklaşmışlar. "Olmazsa olmazlığını" kenarından-köşesinden kavramışlar. Kuantum fiziğinin varlık için şart koştuğu ölçen-ölçülen, gözlemci-gözlenen bağından ta buralara kadar varmışlar. Yahut Bediüzzaman gibi söyleyelim arkadaşım: "Âferin maarifin himmet-i feyyâzânesine ve fünunun himmet-i merdânesine..." Buradan şuraya geçeceğim: Geçenlerde halasının kristali sayesinde yeğenime bir ışık gösterisi yaptık. Pencerenin önüne tutup bütün odayı renkli parıltılarla kapladık. Onları izlerken ben de şunu farkettim: **Parıltılardan bazıları, tıpkı bir güneşin etrafında dönen gezegenler gibi, yörünge çiziyor. Kristalin
Kuantum Fiziği ve Mistisizm
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Netice itibari ile her insan kendi başına alemdir Ve Allah alemlerin Rabbidir. -İsmet Özel -
us | 2025 | 3/9
emretimur.com/2025/07/us-2025... us hepimizin bitimsiz çelişkisi işte… mağarada us ve teori, agorada sezgi, telaş, hız, praxis… sonsuz döngümüz bu değil mi? bu döngüyü kendince kıran bir adamın hikayesini dinlediniz. şimdi biz us’u konuşalım. bakalım talip’in ilk aydınlanmasında sarıldığı, ikinci aydınlanmasında terk ettiği us, ne menem şeymiş… “us” kelimesini “akıl” kelimesi ile yakın bir anlamda kullanıyorum. farklarını konuşuruz lâkin birisine “zeki” demekle “akıllı” demek arasında çok bariz bir fark vardır. bazı erkek çocukları vardır. zehir gibi bir zekâya sahiptir. matematik çözerler, teknik bilirler, mantık oyunlarında iyidirler fakat nerede ne konuşacaklarını bilmezler. saçma sapan hayat planları yaparlar ve ölçülükten uzaktırlar. yani akıldan uzaktırlar. erkek çocuğu örneğini bilerek verdim çünkü zekâ, iki cinsiyette yakın hızda gelişirken akıl gelişimi farkında uçurum olur. yirmi yaşında bir oğlan çocuğu saftirikçe dolaşırken ağzından köpükler fışkırtarak, beş yaşında kız çocuğu bıcır bıcır konuşur ve her şeyin farkındadır. iki cins arasında kabaca on yıllık bir akıl gelişimi farkı vardır. rahatlıkla söylerim ki ortalamada yirmilik kız, otuzluk erkekten akıllıdır. aklın üç adet bileşeni var. bu şablon bana ait ve parçaları ayrı ayrı izah edeceğim. ilki zekâdır ve mantık açıklarını bulmaya yarar. zekâ kurucu değil, çürütücüdür. paradoks, çelişki, aporia, tutarsızlık, çıkmaz tespit etmeye yarar. mantığın ana ilkeleri ile çalışır. mantık, aritmetik, geometri, satranç, yazılım, fizik ve mühendislik zekâ ile yapılır. o yüzden diyebiliriz ki bilim adamında en çok olan şeydir. ergenlik sonlarına kadar gelişimi sürer. daima da itibarlı olmuştur. kurnazlık zekâ ile olur ve aklın bilgisayarlar ile taklit edilebilen tek parçasıdır. o yüzden denebilir ki
Felsefe
Kini, nefreti bir daha dirilmemek, hortlamamak üzere gömmek lazım. Kin ve nefretten insanlık tarih boyu çekti. Onların bir kere daha Frankeştayn’ın hortlakları gibi ortalığı almalarına fırsat vermemek lazım. Eğitime önem vermek lazım. Netice itibari ile her şey ilime bağlı. İlimsiz bir dünya kavga dünyası olur. 
Duygu ve Düşünce
Kıssadan hisse, Abbâsî Devletinin kurucusu, Ebû Müslim Horâsânî ye sordular; Emevî Devleti neden yıkıldı? Diye. Ebû Müslim Horâsânî de şu târihi cevabı verdi; Onlar dostlarını, dostluklarından emin oldukları için uzak tuttular. Düşmanların da, dostluğunu kazanmak için yakın tuttular. Netice itibari ile uzaklaştırılan dost; aslâ DOST olarak kalmadı. Yakınlaştırılan düşmân ise aslâ DOST olmadı!