"Gene de bestecilerin çektikleri acılardan daha kötüsü neydi, biliyor musunuz? O kızcağız öleceğini bildiği için müzikleri tüm ruhunu vererek çalıyordu. Peki ben de ölmeyecek miyim? Benim ruhum nerede? Kendi yaşamımın müziğini böylesi derin bir coşkuyla çalabilecek bir ruhum var mı?"
Yerdeki büyük seramik vazo dikkatimi çekti. Üstüne sarı çiçek resimleri çizilmişti. İnsanların böyle boş kaplara duydukları düşkünlüğün sebebini merak ettim. Anlamı neydi bunların? Hiç bir zaman anlamayacaktım belki de.
Kanatlarımı ben kendim bırakmadıydım..
ihanet etmediydim..
onu gövdemdeki kanla yazdılar..
bir şey vardı..
o neydi?.
ucunu kaybetmiştik yeryüzünün..
kökünden sökülmüştük..
artık uzak bile değildik..
ölmüştük..
bir şey vardı.. bizi diri tutardı.
Kendimizi, istemediğimizi söylediğimiz şeyleri yaparken bulduğumuzda buna sebep olan şey çevrenin ısrarındaki kuvvet değil, bizim reddimizdeki zayıflıktır. Hayırlarımız kuvvetli olmadığında evetlerimizin de bir anlamı kalmaz. Huzur bozulmasın diye her şeye evet demek bizi o kadar silikleştirir ki hiç yaşamamıs gibi oluruz. Engin Geçtan'ın deyişiyle: böyle birinin arkasından herkes "cok iyi bir insandır" der: "peki, başka neydi, ne gibi vasıfları vardı?` diye soracak olsanız, kimse diyecek bir sey bulamaz.
Darbenin ardından Türkiye’de sol hareket, bir toparlanma evresine anca ‘80 sonlarına doğru girebildi. Ancak bu, iki yönlü toparlanma haliydi. Neydi bu iki yön? Solun bir tarafı legal siyaset kanallarında var olmanın yollarını ararken öteki tarafı ise devrimcilikte ve silahlı mücadelede ısrarcı oldu.