Romain Gary’nin bu etkileyici otobiyografik eseri görünüşte, savaşa sürüklenen Avrupa’nın ortasında yaşayan bir anne ile oğlu arasındaki tılsımlı ilişkiyi anlatıyor. Ancak arka planda sevgiye, inanca, savaşa, mücadeleye, hayata, dayanışmaya dair derin, çarpıcı sorgulamalara sürüklüyor okuyucusunu.
1914’te Litvanya’da doğan, çocukluk yıllarını Polonya’ya geçiren Roman Kacew, ilk kez 14 yaşında gittiği ve 2. Dünya Savaşı’nda bayrağı altında savaştığı Fransa’ya yerleştiğinde adını Romain Gary olarak değiştirmiş. Fransa’yı vatanı belleyen ve hem Romain Gary, hem de Emile Ajar takma adları ile yazdığı eserleri ile 2 kez Goncourt Ödülü’nü kazanan başarılı yazar bu eserinde otobiyografik öyküsüne yer veriyor.
Duygusal ve etkileyici bir dille bizi çocukluk ve gençlik yıllarına götürüyor Romain Gary. Rus kökenli güzel bir kadın olan tiyatrocu annesi, 1800lerin sonunun o şanssız jenerasyonuna ait. Ülkesindeki karışıklıklar onu Polonya’ya sürüklerken hayallerine ulaşmasını da engellemiş. Geç denecek bir yaşında (30larının ortasında) bir evlat sahibi olmuş, ancak -birkaç istisnai durum dışında- baba hiç bir zaman ortalarda olmamış. Tek başına çocuğunu büyütürken hem sanat yeteneğini, hem zekasını, hem de güzelliğini kullanabildiği bir sürü iş yapmış: İhtilalden kaçan Rus asilzadesi rolünde güya aile yadigarı mücevherler satmış, terzilik yapmış, moda evi kurmuş, otel işletmiş, emlakçı ve komisyoncu olmuş. Tek hayat gayesi çocuğuna iyi bir yaşam sağlamak olan bu akıllı kadın, bu amaçla Polonya’yı terk edip Fransa Nice’e yerleşmiş.
Oğluna daha çok küçük yaşlardan itibaren iki büyük hedef belirlemiş: başarılı bir yazar olacak ve Fransa büyükelçisi olacak! Kimi zaman yiyecek ekmek bulamayarak aç yatan göçmen ailenin bunları düşünebilmesi bile tuhaf: Ama onca parasızlığın ortasında