"Öyle anlar vardı ki, içimizde iz bırakarak tüm yaşam bir mercekte odaklanan güneş ışığı gibi o ana, sonsuza dek odaklanırdı. Kim bilir, kaç yıl yaşarsa yaşasın, belki de insan yalnızca böyle anlarda yaşar."
Napoli romanları serisinin 2.kitabı olan bu kitabı çok severek okudum. Yazarın edebi dili, olayları ilmek ilmek işleyişi şahane. İlk kitabı da çok sevmiştim bunu daha da sevdim.
Hikayeyi Lenu karakterinden okuyoruz yine, bu kitapta artık karakterler büyüdü, evlilik, sorumluluk, yoksul mahalle sorunsalları bol bol bahsediliyor. Keyifle okutuyor. Bol detay veriyor. Bazen detaylar sıksa da kitaba okuru hemen dahil ediyor, sanki olan bitene şahit oluyorsunuz gibi hissettiriyor.
Lila bu kitapta daha bencil, daha acımasız ve can yakıcı. Sinir bozucu bir sürü şey yapıyor, özellikle Nino kısmında hafif bir cinnet geçirmiş olabilirim okurken. :) Yine de sonuna geldiğimde Lenu hep bir yarış halinde olsa da Lila hep onun iyi olmasından mutluluk duyuyor diye geçirdim içimden. Garip, toksik bir ilişki var aralarında.
Serinin ilk kitabını okurken biraz Yüzyıllık Yalnızlık havası vermişti bana aslında pek de benzeşmiyor ama çok karakterli oluşumu anımsattı bana bilmiyorum, bu kitapta ise böyle düşünmedim. Bazı yorumlarda pek edebi derinlik yok denilmiş ben katılmıyorum edebi yönden de magazinsel yönden olduğu kadar tatmin etti beni.
Okunmayı hak eden bir seri olduğunu düşünüyorum, tavsiye ederim.
Kasabadan başka bir şey olmayan bir ülkede yaşadığımızı söyledi, her fırsatın yakınmak için kullanıldığını ama kimsenin kolları sıvamadığını, işler hale getirmek için bir şeyleri düzene sokmadığını söyledi.
Aslında benim hiçbir şey kazanmadığımı, dünyada kazanmak diye bir şey olmadığını, hayatının benimki kadar farklı ve dağınık maceralarla dolu olduğunu ve zamanın anlamsızca akıp gittiğini, birimizin beyninin içindeki çılgın seslerin bir diğerimizin beyninin çılgın seslerinin arasında yankılandığını duymak için arada sırada görüşmenin güzel olduğunu açıklamaya çalışıyordu bana.