"...
On beşinci yüzyıldan itibaren Osmanlıca sözünü kullanmamız kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu devrede Eski Anadolu Türkçesinin söz varlığı kadar açık bir Türkçe söz varlığı yoktur. Ancak, dilin yapısındaki yabancı sözlerin kullanımı metinden metine, muhitten muhite değişebilmiştir. Örneğin, sanat yapmak kaygısıyla saray muhitinde yazılan ve sadece dar aristokrat kesime hitap etmesi amaçlanan şiir ve nesir örneği eserlerin dili oldukça ağırdır. Halk arasında “Osmanlıca” denince algılanan o Türkçenin dışında farklı dil düşüncesi bu gibi kullanımların sonucu olmuştur.
Türkiye Türkçesinde on üçüncü yüzyıla ait en eski metinlerde toplam kelime hazinesinin üçte biri Arapça ve Farsça alıntılardan oluşurken on beşinci yüzyıl ortalarından itibaren kullanılan yazı dili, günümüz konuşma dilinden yapıca çok uzaklaşmaya başlar bu uzaklaşma on yedinci yüzyılda hat safhaya çıkacak ve biçim olarak aşağıdaki gibi eserler yazılacaktır:
"Amed-i medid ve ahd-i ba'iddir ki daniş-gâh-ı istifadede nihade-i zanu-yı taleb etmekle arzu-yı kesb-i edeb kılıp gerçi irre-i ahen-i berd-i gûşiş-i bî-müzd zerre-i fulad-ı fu'ad-ı infihamı hıred edemeyip şecere bî-semere-i isti'daddan yek-bar-ı imkân intişar-ı nüşare-i asar-ı hayr-ül me'ad as'ab-ı min-hart-ül katad olup ancak piş-nigâh-ı ihvan ve hullanda hem-ayar-ı nühas-ı hassas olan hey'et-i danişveriyi zaharif-i tafazzul ile temviye ve tezyin edip bezm-gâh-ı sühan-gûyanda iksar-ı sersere ile ser-halka-i ihvab-ı hava-ayin olmuş idim"
Bu şu demektir: Anadolu Türkçesi on beşinci yüzyıldan başlayarak yazılı bir dil olmaktan çıkmıştır. Halkın konuştuğu dil yazılıp korunmamış ve geliştirilmemiş, yazı dili saray ve çevresindekilerin anlayıp beğenecekleri tarzda bir yapay dile dayandırılmış ve Türkçe yazılmaz hale gelmiştir. Öz dilini konuşmaya devam