(Salgının alevi tüm dünyayı sardı. Evlere kapanmış ekrandaki ölüm haberlerini izliyoruz. “Hayat devam ediyor” derler.
Hangi hayat?
Biraz nefes almak, umut ve korku arasında iken umuda yelken açmak için gündemi değiştirmeye ne dersiniz? Ölümden öteye kapı açalım. Geçip giden hayatımız hakkında bir muhasebe yapalım. Ölümden ders alalım.
Kainatın kitabından üç levha getirdim. Şifa niyetine diyelim.)
Çocuklar, geldikleri gibi yine birden oyunu kesip, sudan çıkarak bostana doğru bir koşu tutturacaklar.
Yaşlı kadın tencereyi ocağa vurmadan önce, akkoyunun yününü ayrı, karakoyunun yününü ayrı yerlerde, sal kayalara, yuvarlak taşlı bembeyaz çakıllara yayıvermiştir. Kirli yünler kızgın güneş altında ısındıkça ısınır.
Neden sonra genç adam elinde iri tokacı ile bunları yunacakları taşlar üzerine yerleştirir. Bir su, bir tokaç, bir su, bir tokaç.
Tokaç sesleri derenin iki yamacında yankılanır.
Kasabanın insanları “Yine birileri aşağılarda yün yıkıyor” diye mırıldanır.
Taş ile tahta arasında kalan yün vurdukça kabarır.
Kabardıkça köpürür.
Hikmet-i Hüda, sanki birisi üzerine sabun sürmüş, deterjan dökmüş gibi köpürür.
Yün bu, tokacı yedikçe kendini yıkar.
Yıkandıkça açılır, kirinden pasından uzaklaşır. Bir su, bir su daha derken insanın yüzüne gülmeye başlar rengi.
Yünün rengi, toprağın, yaprağın, sapın, samanın, çayırın, tahtanın, tasın, kuşun rengi gibi yüzüne gülümser insanın. Yıkana yıkana kendisi olmuş bir renk. O güldükçe tokacı vuran keyfe gelir. Bakarsın bir tokacın yanına, bir tokaç daha eklenir.