“Ellerim uykuluyken ne eskiye ne şimdiye tutunabiliyorum. İki uyku arasında güçlü bir omuz yok. Hep korkak omuzlar. Çöp… Yatağın altı elma çöpleriyle doldu. İki uyku arasında koca bir elmayı gözlerim kapalı yerken ona benziyorum. Kimseye benzemek istemedikçe en çok babama benziyorum. Acı, sarı ve uykulu bakıyorum. Elma çöplerini yatağın altında bırakıyorum. Aynı sokaklarda, aynı zamanlarda aralıksız yürüyorum. Gün geçtikçe bu daha kolay, daha anlamlı. Az melankoli, yok kendine acıma. Kendine acımaktan vazgeç! Sıkıcı bir konforu var devrile devrile sayıklamanın. Hikayeni sayıklarken sevmeyi bırakıyorsun bir kere. Dünyanın derdi böylesine koyuyken vasat hikayelerin aydınlanmaya ihtiyacı yok. Uykuya tutununca kırıldıkları yerden sönüyorlar ne de olsa. Senden önce sönen sokak ışıkları bitti. “Bilmediğim sokaklarda yürüyorum. Bildiklerimden daha özgür.”, dediğin zamanlar da. Kalbin zamanı varmış. Güçlü omuzlara inandığı, güzel elleri ve ıssız sokakları inadına takip ettiği… O zamanlar her şey yakın uzakmış. Uzun, kalabalık yemek masaları… Dost, arkadaş, sürprizli sabahlar ve soğuk kış akşamları… Şimdiki zamanda, aralıksız sigara içip, aralıksız uyuyor ellerim. Kalbimin çürüğü geçti, omzumdaki burda demiyor. Saklanan, titreyen bakışları mutlu numarası yapmıyor. Hiç suçlu aramıyor. Suçlu yok, kalp böyle. Hatalı… Mutsuz, dalgın ve bir başına geçiyor kalbin zamanı. Kedileri, köpekleri, kızı için peçete satan anneleri, anneleri, çocukları, yalnız çocukları, ağaçları, sardunyaları, küs kaldıklarını, hastane koridorlarında yere bakanları yalnız bırakanları, ara sıra onu, onları, hiç olmayacakları severken geçiyor. Acı, sarı ve uykulu geçiyor. Zaman… Arada, ara sıra omuzlarımı hatırlatıyorsun. İki uyku arasında… Kaç zaman? Dur biraz. Hatırlattığın yerde dur. Kaçma, dur biraz!