“Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.”
Ya kahraman olacaktım ya da çamurlarda; bu ikisinin ortası yoktu ve beni kahreden de zaten buydu! Kendimi çamurda olduğum zaman, başka zamanlarda kahramanım diye avutuyordum. Ancak kahramanların da çamura batmaya hakları vardı, sıradan insanların çamura batmaları hiç de uygun olmazdı doğrusu. Çünkü kahramanların büyüklüğü, çamurun etkisini yok ederdi. Bir kahraman istediği kadar çamura batsın, çamurlanmaz. Çamuru yok etmek için yüce bir insan, kahraman olmak gerekir.
Bir kere olsun bilinçli olmayı bir yana bırakarak, nedenleri aramadan, derinliğine düşünmeden, gözü kapalı kendini bırak bakalım duygularının aklına; birisini sev ya da birisinden nefret et; boş durmamak için bir şeyler görmeye başlarsın bile. Sonuç sabun köpüğü gibi bir balon ve yine eskisi gibi bir tembellik.
Yarıda bırakıyor her şeyi. Herkes, yarı yolda bıraktığı herkes, o yolda bir yere varıyor. Hikmet, herkes namına, hepsinin yaşantısını öldüresiye sıkıcı buluyor. Onların yaşamadığı sıkıntıyı, sanki onlar adına Hikmet duyuyor. Bu nedenle bitiremiyor belki yaşantılarını; sonuna kadar yaşayamıyor. Belki de değil. Belki bir yaşantıyı sonuna kadar sürekli izlemenin, bitirmenin, bir çeşit ölmek olduğunu hissediyor. Yarım yaşantılar sürdürerek, bütün ölümlerden kaçıyor.