Herkese selamlar sevgili kitap dostlarım.
Son dönemlerde vizyona giren filmiyle birlikte popüler olan Hamnet kitabını inceleyeceğim. Hazırsanız başlayalım!
Normalde filmi olan kitapları önce okur sonra filmini izlerim. Fakat bu kitapta şartlar gereği önce filmi izledim. Malum, film çok fazla övüldü ve reklamı yapıldı; bu yüzden beklentim de oldukça yüksekti. Filmi beğenmekle beraber beklentimi tam karşılayamadığını söylemeliyim. Övüldüğü kadar muhteşem değildi bence. Sonrasında birçok arkadaşım kitabın çok daha iyi olduğunu söyleyince esere yine büyük beklentilerle başladım… Şu beklentimi yükseltmemeyi hâlâ öğrenemedim gitti :)) Peki kitap beklentimi karşıladı mı? Haydi hep beraber görelim…
Öncelikle bir eleştiriyle başlamak istiyorum:
Kitap (ve film) bize William Shakespeare ’in oğlu Hamnet’in ölümü ve bu trajedinin Hamlet eserine nasıl zemin hazırladığı üzerinden tanıtıldı. En azından yapılan PR çalışmalarından benim anladığım buydu. Hâl böyle olunca da çok heyecanlanmıştım. Fakat sonradan gördüm ki kitapta Shakespeare’in ismi bile geçmiyor. Agnes’in kocası, Hamnet’in babası, Latince öğretmeni gibi sıfatlarla ikinci plana atılmış. Bu durum beni rahatsız etti açıkçası…
Tabii ki her annenin evlat acısı kıymetlidir fakat kitap herhangi bir kadının acısını konu alsa bu kadar okunur, filmi çekilir ve bu kadar ses getirir miydi emin değilim. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu anlıyorum aslında; dünyanın tanıdığı bir figürü sadece bir baba ve eş olarak göstermek istemiş olabilir yazar. Ama o zaman da PR çalışmalarında neden bu kadar Shakespeare vurgusu yapıldı diye düşünmeden edemedim. Sonuçta yazar, Shakespeare’in hayatından yola çıkıp bu hikâyeyi kurgulamış ve bu ünlü ismin de etkisiyle geniş kitlelere ulaşmışsa bunun hakkını biraz daha vermeliydi bana göre.
Gelelim
Bir insanın canı en çok nerede yanar sizce? Bedeni acırken mi, yoksa o acıyla baş etmeye çalışırken mi?..
Herkese selamlar sevgili kitap dostlarım…
Bugün size, okurken içime dokunan, bazı sayfalarında düşüncelerimi susturup sadece hissettiğim bir romandan bahsetmek istiyorum: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Öncelikle şunu belirteyim; daha önce yazarın kitaplarına yaptığım incelemelerde kendisinden çokça bahsetmiştim, o yüzden bu incelememde sadece kitaptan bahsetmek istiyorum. Peyami Safa hakkında bilgi almak isterseniz profilimdeki incelemeler kısmından diğer kitaplarının incelemelerine bir göz atabilirsiniz.
Şimdi kitaba geçelim…
İsimsiz, hasta bir çocuğun iç dünyasına, yaşadıklarının psikolojisindeki yansımalarına tanık olduğumuz bu eserde, acı hiç gizlenmiyor. Aksine, tüm çıplaklığıyla ortada duruyor. Fiziksel bir hastalığın ne demek olduğunu, insanın bedeninin ona nasıl yabancılaşabildiğini çok net hissediyorsunuz. Zaten Peyami Safa bunu masa başında uydurmamış; çocukluğunda geçirdiği o ağır kemik hastalığının izlerini birebir satırlara taşımış. O yüzden hastane sahneleri, doktorlar, bekleyişler… Hepsi fazlasıyla gerçek, okurken canınıza batacak kadar gerçekti…
Benim için kitabı bu kadar etkileyici yapan şeylerden biri de bu gerçeklik duygusuydu. Çünkü ben de son yıllarda ciddi sağlık problemleri yaşamış biri olarak o duygulara hiç yabancı değilim. Hani insan bazen dışarıdan güçlü görünür ama içten içe sürekli düşünür ya… “ya daha kötü olursa, acaba bundan sonra ne olacak, iyileşebilecek miyim?” diye. Kitap tam olarak o zihnin içini anlatıyor. Özellikle karakterin bacağının kesilme ihtimali beni inanılmaz etkiledi. O ihtimali düşünürken bile kalbinin nasıl sıkıştığını kendi kalbimde hissettim. Bu sadece fiziksel bir durum değil aslında. O ihtimalin zihinde büyümesi, korkuya dönüşmesi,
Bir insanın canı en çok nerede yanar sizce? Bedeni acırken mi, yoksa o acıyla baş etmeye çalışırken mi?..
Herkese selamlar sevgili kitap dostlarım…
Bugün size, okurken içime dokunan, bazı sayfalarında düşüncelerimi susturup sadece hissettiğim bir romandan bahsetmek istiyorum: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Öncelikle şunu belirteyim; daha önce yazarın kitaplarına yaptığım incelemelerde kendisinden çokça bahsetmiştim, o yüzden bu incelememde sadece kitaptan bahsetmek istiyorum. Peyami Safa hakkında bilgi almak isterseniz profilimdeki incelemeler kısmından diğer kitaplarının incelemelerine bir göz atabilirsiniz.
Şimdi kitaba geçelim…
İsimsiz, hasta bir çocuğun iç dünyasına, yaşadıklarının psikolojisindeki yansımalarına tanık olduğumuz bu eserde, acı hiç gizlenmiyor. Aksine, tüm çıplaklığıyla ortada duruyor. Fiziksel bir hastalığın ne demek olduğunu, insanın bedeninin ona nasıl yabancılaşabildiğini çok net hissediyorsunuz. Zaten Peyami Safa bunu masa başında uydurmamış; çocukluğunda geçirdiği o ağır kemik hastalığının izlerini birebir satırlara taşımış. O yüzden hastane sahneleri, doktorlar, bekleyişler… Hepsi fazlasıyla gerçek, okurken canınıza batacak kadar gerçekti…
Benim için kitabı bu kadar etkileyici yapan şeylerden biri de bu gerçeklik duygusuydu. Çünkü ben de son yıllarda ciddi sağlık problemleri yaşamış biri olarak o duygulara hiç yabancı değilim. Hani insan bazen dışarıdan güçlü görünür ama içten içe sürekli düşünür ya… “ya daha kötü olursa, acaba bundan sonra ne olacak, iyileşebilecek miyim?” diye. Kitap tam olarak o zihnin içini anlatıyor. Özellikle karakterin bacağının kesilme ihtimali beni inanılmaz etkiledi. O ihtimali düşünürken bile kalbinin nasıl sıkıştığını kendi kalbimde hissettim. Bu sadece fiziksel bir durum değil aslında. O ihtimalin zihinde büyümesi, korkuya dönüşmesi,