Küçük Bir Merakın Ardından Getirdiği Büyük Olaylar
9/10
·193 syf.··
2026 23. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 20 Mayıs 2026 00:27
Küçük bir soru işareti büyük olayları aralayan anahtar olabilir mi? Ahmet Mithat Efendi'nin Dürdane Hanım isimli eseri Ulviye Hanım'ın komşusu Dürdane Hanım'ın hayatında birisi olup olmadığını araştırmasını ve bu eksende gelişen olayları merkezine almakta. Olay kurgusunu en başta çok garipsedim çünkü sanki olayın ortasından başlanmış gibiydi. Ama sonradan anladım ki her bölüm bütünün tabiri caizse puzzleın bir parçası gibiydi. Ve bölümlerde ele alınan kişi, diğer kişiler ve olayın geçtiği zaman/yer gibi ilgili bilgiler çok güzel detaylıca sunulmuştu. Bir puzzleı parça parça yapmaya benzettiğim bu kurguyu çok beğendim. Minik bir parantez; eserin sonunda biraz üzüntü hissettim. Eseri okurken olayın geçtiği 1880'li yıllar İstanbul'unu o dönemlerde yaşamışım gibi deneyimledim. Özellikle Beyoğlu’nun daha modernist/batıcı bir yer oluşu, bir yandan devam eden saray/yalı terbiyesi, gayrimeşru çocuğa karşı tutum gibi kısımlarda dönemi ve o dönemdeki batılılaşma-gelenekçilik çatışmasını adeta yaşadım. Yazarın betimlemelerini çok başarılı buldum. Ulviye Hanım'ın kılık değiştirerek bazı yerlerde, bazı davranış/aksiyonlarda bulunması o dönemde de kadınların toplumsal baskı, norm vs maruz kaldığını ve kadınların o dönemde de temel haklarında sorun yaşadıklarını göstermekte. Ulviye Hanım'ın Dürdane Hanım'ın intikamını kendi meselesi bilmesi ise kadın dayanışmasına hoş bir göz kırpma olmuş diyebilirim. Bununla birlikte bir aşık çift ve meraklı komşu başlangıçlı bir kurmacanın bu denli detaylı, sürükleyici bir noktaya evrileceğini tahmin etmezdim. Bu konuda da yazarı takdir ettim. Mesela Acem Ali'nin Ulviye Hanım olduğunu bir noktaya kadar yazar çok güzel gizlemişti. Eser sürükleyici olmakla birlikte bu sürükleyiciliği çok güzel muhafaza etmekte. Romandaki karakter sayısı
1000Kitap
Dürdane HanımAhmet Mithat Efendi · Karbon Kitaplar · 20192,887 okunma
8/10
·196 syf.··
Beğendi
·
2026 35. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 18 Mayıs 2026 08:44
Çirkinlik, her şeyden önce araladığı yeni bir bilinç kapısıyla dikkat çekiyor. “Çirkin kimdir, nasıl ortaya çıkar?” ve “Güzel ile çirkin arasındaki zıtlık nasıl kurulur?” soruları etrafında ilerleyen Moshtari Hilal, metne kendi bedeninden ve kişisel deneyimlerinden beslenen bir anlatı ekleyerek konuyu soyut bir tartışma olmaktan çıkarıyor. Kitap, bedeni merkeze alarak son yüzyılın dönüşümlerine, kültürel yönelimlere ve mutsuzluğun kaynağını bedende arayan modern bakışa ışık tutuyor. “Önceki halinden kurtulma” fikri, plastik cerrahinin doğuşu ve “güzel yüz ekonomisi” gibi kavramlar üzerinden bedenin yeniden üretilebilir bir nesneye dönüşmesini tartışıyor. Teknolojik imkanların artmasıyla birlikte insanın da adeta yeniden programlanabilir bir “tasarım nesnesi” haline gelmesi vurgulanıyor. Beş bölümden oluşan kitapta benim için en doyurucu kısım ikinci bölüm oldu. Kendi burnunu sevmeyen biri olarak, burun algısına dair söyledikleri çarpıcıydı. Egemen zihniyetin artık yüz hatlarımızı bile değiştirilebilir ve kontrol edilebilir bir alan olarak sunması, “güzellik” kavramını bir özgürlük vaadi gibi gösterirken aslında yeni bir norm dayatmasına dönüşmesini görünür kılıyor. Öte yandan çirkinlik, yalnızca estetik bir karşıtlık değil; görünür olma hakkının kimlere verilip kimlerden esirgendiğini tartışan politik bir kavram olarak da ele alınıyor. Mutlaka okuyunuz...
ÇirkinlikMoshtari Hilal · Livera Yayınevi · 202613 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
İmkansızın Şarkısı'na Alternatif Bir Bakış
6/10
·374 syf.··
2026 4. kitabı
İlk Haruki Murakami kitabımdı. Başka bir kitabıyla başlamayı isterdim. Olayları betimleyip anlatışı inanılmaz akıcı. Çavdar Tarlasında Çocuklar'ın havasını taşıyor ki kitapta da buna birçok atıf var; konuşmasının Holden'a benzetilmesi, atlıkarınca imgesi, toplumsal norm ve akran eleştirileri, erkek yurdunda kalma ve toplumdan dışlanan oda arkadaşları gibi. Murakami de bu kitabı Japoncaya ilk çeviren kişi olmuş zaten. 68 kuşağının ve Beat kültürünün Uzak Doğu'ya yansıyışını görsek de benim yorumuma göre o zaman ve konumda yeterince sindirilememiş bir kültür ya da benim beklentim aksi yöndeydi. Oldukça şeffaf olan ve iki boyuta indirilmiş karakterleri bir arada barındırırken olayların gidişatındaki anlamsızlıklar eninde sonunda psikolojik çözümlemelerle mantıklı bir zemine oturtuluyor. Ta ki kitabın sonuna kadar. Kitabın sonu olsun bitsin, hadi bir şekilde bağlayalım aceleciliğiyle yazılmış gibi hissettirdi. Reiko karakterine gelecek olursak, bu karakterden başından beri şüpheliyim. Anlattığı mitomani kız hikayesi, Naoko'nun ölümünden sonra sadece ona giysileri için bir not bırakışı vs. Sonuç olarak rehabilitasyon merkezinde tedavi olmayı amaçlayan bir kadın ve son zamanlarda Watanabe ile sadece o mektuplaşıyor. Anlattığı o mitomani kız kendisi olabilir veya olayları çarpıtıp istediği yönde manipüle edebilir gibi bir his uyandırdı içimde. Yazarın böyle bir şüphe uyandırma amacı veya olayları açık uçlu bırakma amacı var mıydı bilemiyorum ama durumları soru sormaya imkan vermeden hızlı bir şekilde açıklığa kavuşturması bana böyle hissettirdi. Sizin yorumunuz nedir?
İmkansızın ŞarkısıHaruki Murakami · Doğan Kitap · 202513,9bin okunma
10/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2026 147. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 30 Mayıs 2026 00:00
"TÜRK TÖRESİ" "Menkıbelerin izahkâr rolüne gelince, bunu bilhassa ilhanlık dininde hakim olan il, Ak-Kemik tanınıyor, diğerleri Kara-Kemik itibar olunarak, bu ilin tâbiiyeti altına giriyorlar. Hâkim olan il’in Ak-Kemikliğini izah eden, işte bu menkıbelerdir. Hâkim olan il, velâyet-i âmmeyi hâiz olmak için, mukaddes olmak lâzım gelir. Mukaddes olmak için de, ya bir totemin, ya bir ilâhın sülâlesinden gelmesi şarttır. İlâh, kadınlara ya bir nur sütunu, yahut bir hayvan ve bazan da bir insan suretinde tecelli eder. Bunlardan birisinden gebe kalan bir kadın, ilâhzâdeler doğurur. Bunlardan türeyen bir ilin hâkimiyeti, velâyet-i âmmeyi hâiz addolunur." Bazı kitaplar vardır, okunduktan sonra kenara kaldırılıp unutulur. Bazıları ise zihninize kazınır, bizi sorgulamaya iter, kim olduğumuza dair içimizde bir şeyleri yeniden düzenler. Ziya Gökalp’in Türk Töresi işte tam olarak ikincisi. Bu eser, âdeta Türk düşüncesinin vicdanında yankılanan bir çağrı. Gökalp’in en büyük başarılarından biri, “töre” kavramını dar bir gelenek dizgesi olmaktan çıkarıp onu bir kültürel bilinç olarak yeniden tanımlamasıdır. Ona göre töre, bir milletin tarih boyunca süregelen ahlaki, toplumsal ve ruhsal kodlarının toplamıdır. Yani sadece “büyüklerimiz böyle yapmış” diye devam ettirilen alışkanlıklar değil; bir milletin özünü, duruşunu ve dünya görüşünü belirleyen derin bir bilinç hali. Eser böylelikle, Türk toplumunun modernleşme sürecinde köklerini kaybetmeden nasıl ilerleyebileceğini sorgulayan felsefi bir pusulaya dönüşüyor. Gökalp’e göre bir milletin yaşayabilmesi için sadece aynı soydan gelmek yetmez. Onu asıl güçlü ve kalıcı kılan, paylaşılan inanç, dil ve kültür birliğidir. Bu noktada “töre”, geçmişle bugünü birbirine bağlayan bir köprü gibi işler. Onsuz bir geçmiş vardır ama bugüre taşınacak
Edebiyat
Türk TöresiZiya Gökalp · Temel Tarih Kitaplığı Yayınları · 20251,675 okunma
Puan vermedi·196 syf.··
2026 9. kitabı
Moshtari Hilal, bedenin yalnızca bireysel bir varoluş alanı olmadığını; aynı zamanda iktidarın, kapitalizmin ve ataerkil sistemin müdahale ettiği politik bir zemin olduğunu gösteriyor. Özellikle kadın bedeni üzerinden kurulan güzellik normları, bireyin kendisiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürürken bedenini sürekli “düzeltilmesi gereken” bir eksiklik gibi görmesine neden oluyor. Yazar, estetik operasyonlardan sosyal medya filtrelerine kadar uzanan bu dayatmaların kadınları tek tip bir güzellik anlayışına sürüklediğini çarpıcı örneklerle ortaya koyuyor. Kitap boyunca “çirkinlik” kavramı yalnızca fiziksel bir tanım olarak ele alınmıyor; aynı zamanda toplumun dışladığı, ötekileştirdiği ve norm dışı kabul ettiği her şeyin sembolüne dönüşüyor. Ten rengi, beden ölçüsü, kıllar, yüz hatları hatta yaş alma gibi doğal süreçler bile güzellik endüstrisinin baskısıyla kusur gibi gösteriliyor. Böylece birey, kendi bedenine yabancılaşırken sürekli daha “kusursuz” görünme çabası içine sürükleniyor. Hilal’in en dikkat çekici noktalarından biri ise güzelliğin artık kişisel bir tercih olmaktan çıkıp toplumsal bir zorunluluğa dönüşmesi. Özellikle sosyal medya aracılığıyla yayılan kusursuz beden algısı, kadınların hem psikolojik hem fiziksel olarak yıpranmasına neden oluyor. Bu durum yalnızca bireysel bir özgüven sorunu değil; aynı zamanda kapitalist sistemin tüketimi artırmak için yarattığı büyük bir pazarın sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü kişi kendini ne kadar eksik hissederse güzellik sektörüne o kadar bağımlı hale geliyor. Sonuç olarak Çirkinlik, yalnızca güzellik kavramını sorgulayan bir kitap değil; beden politikalarını, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve kapitalist düzenin birey üzerindeki tahakkümünü görünür kılan güçlü bir eleştiri metni niteliği taşıyor. Okuyucuya da şu
ÇirkinlikMoshtari Hilal · Livera Yayınevi · 202613 okunma
Puan vermedi·72 syf.··
2026 28. kitabı
·
15 saatte okudu
·
Okunma: 03 Mayıs 2026 13:06
Kitapta beni en çok etkileyen şey, -kısa bir anlatı olmasına rağmen- arka planda hissedilen bireysel hak baskısının şiddetiydi. Çin Devrimi ile ilgili okuduğum doğrudan ya da dolaylı her metinde karşıma çıkan bireyselliğe yönelik bu katı tahammülsüzlüğe hala çok şaşırıyorum. Bayan Ming ve On Çocuğu’nda tek çocuk politikası vurgusu, bireyin yaşamına doğrudan müdahale eden sistem baskısını somutlaştırırken; Bayan Ming’in bu duruma karşı takındığı daha mesafeli ve “uyumlu” siyasal tutum, bu baskının nasıl normalleştirilebildiğini de gösteriyor. Bu ikisi birlikte okunduğunda, sistemin sadece dışsal bir zorlayıcı değil, aynı zamanda içselleştirilen bir düzen olduğu fikri öne çıkarıyor. Bayan Ming’in hayata tutunma biçimi ise derin şeyler söylüyor aslında; İnsan bazen gerçeklikle baş edemediğinde, bununla baş etmenin yolunu kendine psikolojik bir sığınak yaratmakta buluyor. Var olmayan o on çocuk, bana bir yalandan çok zihinsel özgürlüğün dışarı sızma biçimi gibi geldi. Özgürlük önce zihinde başlamıyor mu zaten ? Ana karakterin “ideal aile”yi yüceltmesi ise beni ayrıca düşündürdü. Bu durumu, sistemin dayattığı sınırlamalara karşı pasif ama aynı zamanda yeni bir norm üreten bir yaklaşım olarak okudum. Bu da kendi içinde başka bir kalıp yaratmıyor mu? Yazarın bunu romantize ettiğini düşünmek istemem ancak eğer bu metin bir sistem eleştirisi taşıyorsa, yer yer pasif kaldığını düşünüyorum. Bu noktada şu soru kaçınılmaz: Metnin doğrudan politik bir başkaldırı sunmaması bir eksiklik mi, yoksa bilinçli bir tercih mi? Velhasıl ben ikinci seçeneğe yakın olmayı yeğlerim.Çünkü anlatıcının derdi sistemle açık bir çatışmaya girmekten çok, insanın o sistem içinde nasıl hayatta kaldığını göstermek gibi görünüyor. Bu yüzden Bayan Ming’in kurduğu o kalabalık ve renkli aile, bir yalandan
Bayan Ming'in Hiç Olmayan On ÇocuğuEric Emmanuel Schmitt · Doğan Kitap · 20257,4bin okunma