Taşların anlattığı bir hikayede duygulara yer olur mu? Peki engelli bir çocuğa sahip olan aile ve özellikle çocukların hikayesi, ajite etmeden ve duygu bulamacı yapmadan bu kadar etkileyici anlatılabilir mi? Kitap bitince bu sorulara bir tik atıyorsunuz. Fransa’da üç ödül alan kitap kısa ama oldukça etkileyici.
Başlangıçta sizi alt üst eden ve yüzünüze gerçekleri çarpan anlatım, 30 lu sayfalardan sonra insanın duruma geliştirdiği adaptasyon ve hayatta kalma refleksi üzerinden devam ediyor. İlk başta ağabeyin, sonra kız kardeşin, en sonda da engelli çocuk vefat ettikten yıllar sonra dünyaya gelen sonuncu kardeşin gözünden okuyoruz hikayeyi. Yazar sade ve akıcı bir dil kullanmış, duygu yükü çok fazla olan süreçleri o kadar objektif ve vurucu aktarmış ki hayran kalmamak elde değil. Psikolojik referansları çok sağlam, ailenin hayata tutunma ve sabır noktasındaki motivasyonları da geçmişte bölgede yaşanan Katolik Protestan çatışmalarına kadar dayanıyormuş ve sabır, kader teması yer yer vurgulanıyor.
Ağabeyin kendini çocuğa adeta vakfetmesi, insanın anlam arayışında Viktor Frankl’ın bahsettiği bir insanı yaşama acıyı insanda anlamlandırma gibi temalar üzerinden okunduğu takdirde gerçekten anlam kazanıyor, hayatının devamında kimseyle bağ kuramıyor ağabey. Kız kardeş çok çocuk olması sebebiyle öfke ve kıskançlık hatta nefret duyuyor. Minderinin tekmeleyecek kadar, bir seferinde onu tutmaya çalışıp boynunu kaydırdığı için hayatı boyunca insanların ensesine temas ediyor mesela. Bu durum ailede bireylerin nasıl etkilendiği ve yaşamları boyunca bu izleri taşıdığını gözler önüne seriyor. Sonuncu çocuğun hikayesini okurken de bunu görüyoruz. Görmediği kardeşin yükünü çekiyor sonuncu, anne babanın temkinli yaklaşımları, ağabeyin mesafesi, kız kardeşin kuşatıcılığı bu kardeşte bir
Anton Çehov’un Altıncı Koğuş’u, benim için demiryolundan yüzlerce kilometre uzaktaki bir Rus taşrasını değil, tam şu an içinde nefes aldığım modern dünyayı anlatan sarsıcı bir aynaya dönüştü. İlk 40 sayfayı geride bıraktığımda anladım ki Çehov, adalet ve normallik kavramlarının aslında çoğunluğun azınlığa dayattığı birer zorbalık aracı olduğunu yüzüme çarpmak için bu hikayeyi yazmış.
Kitabı okurken kendime sormadan edemedim: "Normal kim, anormal ne?" Bugünün dünyasında rüşvete, haksızlığa, her türlü adaletsizliğe gözünü kapatıp uyum sağlayan, hiçbir şeyi sorgulamadan gününü kurtaran o kasaba halkı mı normal olan? Yoksa bu çürümüşlüğe karşı öfke duyduğu için parmaklıklar arkasına kapatılan İvan Dmitriç mi? Sistem öyle ikiyüzlü ki, Doktor Andrey Yefimıç sırf unvanının dışına çıkıp o "anormal" denilen adamda gerçek bir entelektüel derinlik bulduğu, ona yakın durduğu için toplum tarafından anında "deli" ilan ediliyor. Çünkü topluma göre normallik; sorgulamamak, "Ben de sizin gibi körüm, ben de hissetmiyorum" diyerek sürüye uymaktır. Ne zaman ki "Bir saniye, burada bir yanlışlık var" derseniz, toplum sizin de biletinizi kesiyor.
Bu okuma bana en çok şu acı gerçeği fısıldadı: Bu çamurlu kasaba sadece Çarlık Rusyası’nda değil, hepimizin hayatında var. Hepimiz kendi modern kasabalarımızda, düzenimiz bozulmasın diye susarak, "Ben neyi değiştirebilirim ki?" diyerek bir yerlere sürüklenip gidiyoruz. Doktor Andrey gibi odamıza kapanıp kitaplara, telefon ekranlarına ya da konfor alanlarımıza sığınarak kendimizi bu çürümeden muaf sanıyoruz.
Oysa Çehov’un o sarsıcı dehası tam burada saklı: Sessiz kalarak, eylemsizce izlediğimiz o kötülük mekanizması gün geliyor bizi de yutuyor. Eğer uyanmaz, o içimizdeki rahatsızlık hissini kaybeder ve zihnen teslim olursak; kendi ellerimizle inşa
Altıncı KoğuşAnton Çehov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202687,2bin okunma
Bugün sosyal medyanın ve modern yaşamın bize dayattığı "toksik pozitiflik" (her an mutlu görünme, sürekli başarma ve eğlenme zorunluluğu) dalgası düşünüldüğünde, bu kitap bir çölde vaha gibidir. Teber bize şunu hatırlatır: Hüzünlenmek, durup düşünmek, dünyanın gidişatından dertlenmek ve acı çekmek anormal bir durum değildir; aksine bu kadar deliliğin içinde insan kalabilmenin en normal yoludur.
MelankoliSerol Teber · Okuyan Us Yayınları · 2022205 okunma
Gaye Boralıoğlu’nun "Her Şey Normalmiş Gibi" adlı öykü kitabı, gündelik hayatın sıradanlığı içine gizlenmiş tekinsizliği ve toplumsal kırılmaları yüzeye çıkaran bir çalışma olmuş.Karakterlerinin hayatlarındaki büyük acıları, tutarsızlıkları veya tuhaflıkları olağan bir akışın parçası gibi sunarak okuru ne kadar "anormal" bir dünyada yaşadığını fark ettirmeye zorluyor. Boralıoğlu’nun duru ama bir o kadar da keskin dili, şehrin karmaşasında sıkışıp kalmış, kimlik arayışındaki veya eksiklik duygusuyla boğuşan insanların ruhsal haritasını başarıyla çiziyor.
Kitap, her ne kadar öykü türünde olsa da, birbirini takip eden temalarla adeta bir roman bütünlüğü hissi uyandırıyor insanda. Özellikle karakterlerin iç dünyalarındaki çelişkileri, toplumsal beklentilerle bireysel arzular arasındaki uçurumları işleyiş biçimi oldukça etkileyiciydi. Okurken bir yandan "evet, bu tam da bizim yaşadığımız hayat" dedirtirken, diğer yandan yazarın yaptığı ince dokunuşlarla bu tanıdık dünyanın nasıl da çatlaklarla dolu olduğunu görüyoruz. Gaye Boralıoğlu, modern zamanın yalnızlığını ve insanın kendisine yabancılaşmasını, hiç abartıya kaçmadan, adeta "normal" bir durumu anlatır gibi anlatarak, insanın zihninde derin izler bırakmayı başarıyor.
İnsanın hayatının anlamını sorgulaması, farklı bir anlam arayışı araması ya da kendini bulma çabası gerçekten çok normal şeylerdir fakat anormal olan şey şu: topluma duyulan bu nefret, bu kin, yaratıcıya ve dine karşı duyulan bu düşmanlık gerçekten inanılır gibi değil. Yani insanın kendi anlam arayışı macerasında her şeyi ateşe atmamız, onları küçümsememiz onları yermemiz hoş görülecek şeyler değil
Her şeyi bu kadar derinlemesine sorgulayıp ama kadına,içkiye ve kötülüğe duyulan haz,legal şeyleri bu kadar eleştirip illegal şeylere bu kadar duyulan tutku gerçekten beni çok rahatsız etti
Yaratıcının kurallarına, getirdiği sisteme laf söyleyip onunla savaşırken bir yandan da kendi otoriter, kendi başına buyruk davranması, tüm etik kuralları çiğnemesi gerçekten yazar burada o kadar kendiyle tezat düşmüş ki size anlatamam
Toplumdaki ahlaki değerleri yargılayıp ama kendisinden bir şey katmaması ya da onlardan daha beterinin olması gerçekten çok trajikomik bir durumdu.
Kinyas ve KayraHakan Günday · Doğan Kitap · 202535,4bin okunma
Jeanette Winterson 'ın okuduğum ilk kitabıydı ve ilgimi çekti. Evlat edinilmiş bir çocuk olması hasebiyle sanıyorum kitabı farklı bir gözle okudum. Küçük yaşta maddi manevi bir çocuğun mutlak surette sahip olması gereken imkanlardan mahrum bir çocukluk dönemi... Şans eseri mi yoksa müspet yahut menfi farklı kişiliklerin çocukluk dönemleri hep anormal geçmiştir. Jeanette Winterson da öyle. Otobiyografik bir eser olduğu için yazarla tanışma kitabı da aynı zamanda. İki yazar hakkında derin malumat sahibi değilim ama okurken Tezer Özlü havası ve tadı aldım. Yazarın diğer kitaplarıyla bu durumun pekişeceğini düşünüyorum.
Son olarak; sevelim, sevilelim. Sevgisizlik, telafisi mümkün olmayan yaralar açıyor yürekte.