kitabın ilk cümlesi, daha kitabı okumadan evvel duyduğum bir cümleydi lisedeyken. artık nerede duyup gördüysem, heralde bir bilinç kaybına uğramış yaslı birinin cümlesi gibi gelmişti bu yüzden inanılmaz etkilenmiştim. asıl etkileyiciliğini ise okudukça anlayabildim. kitabın başındaki o telegrafik ifade, mersault'ya gelen bir telgrafın nihayeti. gayet sakin, belki kayıtsız denecek bir hal ile bu haberi aldığında patronuna durumu anlatıyor ve özür dileyerek cenazeye gitmek için izin istiyor.
bu hikaye cezayir'de geçtiği için kapitalizmin, insan emeğinin, insan yaşamının, bir insanın ölümünün iş saatlerinden daha değerli görüldüğü bir toplumsal gözlem olduğunu da göz önünde bulundurarak sürdürdüm okumamı. hatta bu telgrafı perşembe alıyor anladığım kadarıyla, cuma cenaze ve üstüne cumartesi pazarla tatili ben uzatmadım ya diyerek bir yandan patrona da hak vererek cenazenin yolunu tutuyor mersault. mersault demişken karakterlerin isimlerinin edebi metinlerdeki yerini düşünüp araştırdım: bir yönüyle mort kelimesiyle ilişkilendirilebilse de mersault'nun direkt bir açık anlamı yok. ancak bana mersault karakteri camus'nün kendisi gibi geldi hatta böyle bir anlam kazandı. mersault her şeye kayıtsız ancak pesimist değil, bir arzusu yok çok nadiren bir arzu duyabiliyor o arzular da genelde şehevi. bu bakımdan da albert camus'ye çok benzer buldum. albert camus, normal yaşamında da etrafında çok karizmatik bulunan bir karakter. düşünür olarak yaşayan, bedeniyle duyumsayan bir karakter. albert camus ile ilgili birkaç şey söylemek belki onu anlamayı yani esasen eseri anlamayı kolaylaştırabilir belki, o yüzden hikayeyle iç içe bir şekilde anlatmayı deneyeceğim. albert camus felsefe eğitimini kısmen almış ve tüberküloz hastalığı nedeniyle bu eğitimi tamamlayamamış. çağdaşı olduğu bir