Nar ağacının altına yattı. Ömrümde ya ikinci, ya üçüncü defa olarak bir cıgara yaktım. O uyumuştu bile.
Yine ay vardı. Çünkü her ay ışığında Kaşık Adası'na geçtiğimizi bilmem söylemiş miydim? Ömrümde ilk defa bir insanı uyurken seyrettim.
Şimdi hatırlıyorum da tuhaf buluyorum. Bu iyi, temiz, sıhhatli, küçük insanların uykusu bambaşka bir şey. Uyuyanın iyi, güzel, dinlendirici dünyasına, seyreden agâh oluyor gibidir. Onun rüya alemine uyanık olarak girmek insana bir ürperme veriyor. Öyle ki, onun uykusunu ben de uyuyordum; uyanık olarak. İçimde kahramanlıklar, dostluklar, arkadaşlıklar, kocaman otların, denizin, balıkların, sandalın, bahçıvan kulübesindeki şişman kadının -Odisiya'nın anası- posbıyıklı, nefesi şarapla tütün kokan bağcının -babası- Odisiyaların kulübesinin içindeki kırık dökük temiz eşyanın, esmer, sırım gibi, ince uzun bacaklı, etekleri rüzgârlı kız kardeşinin, kocayemişi meyvelerinin, çamların mahremiyetine giriyorum. İçimde arzu bir çeşme gibi akıyor.
Eğiliyorum. Bu açık dudaklar, yarı açık gözleriyle uyumuş arkadaşımı yanağından öpüyordum. Belki ömrümde ilk ve son defa bir insanı, bilinmedik bir yerimde yıkanmış arzularımla bir daha, bir daha öpüyorum.