Dilara

Uyandığı zaman "İşte... Dün akşam yatarken yaptığım basit hülyaların hakikat olmasına hiçbir mâni olmaması, bana bu isteksizliği veriyor," diye düşünmüştü. Yataktan kalkmak bir mesele halini almıştı. Her an yeniden dalıyor. Uyuyor mu, rüya mı görüyor, yoksa hasta mıdır? Anlamıyordu. Silkindi. Yataktan hızla kalktı. Başı birdenbire dönmüştü. (...) Aynaya koşup yüzüne baktı; sarı değildi. Dilini çıkarıp ona da baktı. Dili paslıydı. Gözlerinde sıtma geleceği günlerde olduğu gibi bir parlaklık vardı. Uyumadığı zamanki gibi bir üzüntü hissetti. Kafasının içinden: "Bende bir gayri tabiilik var, anlayamıyorum, nedir?" diye sorduğu halde dilinin ucunda bir Rumca şarkı vardı.
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Yabancı bir yere ilk defa inip hiç lüzumsuz, manasız bir his duymadan, toprağa -varsa bir battaniye atıp yıldız seyretmeden, memleket, sevgili ıvır zıvır düşünmeden uyumak... Belki böyle şey, iyi insanlara nasip oluyor. Belki biz; zayıf, karışık, kötü insanlar, yabancı bir yerde ağlamaklı oluyoruz. İnsanların oturduğu, tarlanın yeşerdiği, çocukların oynadığı toprak, neden insanoğluna yabancı olsun? Olmasın. Yalnız anamızın babamızın, sevgilimizin, arkadaşımızın zincirlerine bağlıyız da, ondan bir türlü, karışık hislerden kurtulamıyor, bir türlü, rahat edemiyoruz. Bu zincirleri kırmalıyız. Doğduğumuz yerden beş kilometre uzak da bir, beş yüz, beş bin kilometre uzak da bir olmalıdır. Orada da, bulursak battaniyemizi, bulmazsak Allah'ın kuru otlarını toplayıp uzanmalıyız. Toprak kazmaya gelen rençberler uyuyor. İyi, basit, bağlarını koparmış insanlar her yerde uyuyabilirler.
Sayfa 85·Kitabı okudu
Onun esmer yüzü kıpkırmızıdır. O güldüğü zaman insanın yüzüne bütün saffeti, kadınlığıyla bakar. Onun kendisine güldüğünü gören her erkek aldanabilir. "Nihayet... Oh! Nihayet, bana güldü. Benim için güldü. Benimle beraber olmanın hazzıyla güldü, dememeye imkân yoktur. O kadar sana bakarak, senin için güler ki... Halbuki onun sevinme, gülme tarzı böyledir. Kadınlara da, kız arkadaşlarına da, hocalarına da belki de anasına, babasına da böyle güler. Nihayet bu canlı, bu sana gibi gülüşün sırrı keşfedildi mi insanın kendi kendine bir sual sormamasına imkân yoktur. - Acaba sevdiği erkeğe bu kız nasıl güler?
Bu yirmi üç, yirmi dört yaşlarında bir kızdı. Fakat kapıdan içeriye bu yaşta giren iri yapılı kız, bir saat içinde küçülmüş, mini minileşmiş, küçük, ışıltılı, iyi dost gözlerle kendisine bakarken. Fahri onu nasıl burada bırakıp da eve gideceğini düşünmüştü. Galiba seramik üzerine bir genç adam bir şeyler söylüyordu. Genç kız, o kadar ciddi, o kadar alaka ile dinliyordu ki, etrafımı göremiyordu. Fahri onun ta yanı başına sokulmuş, vücudundan, gözlerinden, halinden, saçından, onun rüzgârından bin türlü saadet mevzuu çıkarmıştı. Ömründe ilk defa bir insanla beraber olamamanın, bir insanla samimi olamamanın, bir insanı bir daha görememenin azabını hissetti. Sonraları Fahri kendi teşebbüsleriyle onu birçok defalar gördü. Kızın her şeyi ağır ağır içine işliyordu. Onda bir şey sevgilileşiyor. Bu kızda her şey ağır ağır kusursuzlaşıyordu. Bir gün artık o hale geldi ki onsuz her şey, yalnız her şeydir. Artık ne masallar masaldır. Ne hikâyeler hikâye. Öyle bir dünya düşünelim ki hiçbir şairi yoktur. Öyle bir memleket düşünelim ki, müzik yasak edilmiştir. Meyhanelerin şarabı sirkeleşmiştir. Düşünelim ki, bütün evlerin kapıları sokağa kapanmış, herkes evinin içinde perdeleri sımsıkı kapanmış eğlenir. Fahri o kızla beraber olmadığı zaman işte dünya bütün çıplaklığı, acılığı ile beraberdir. Bu kızla beraber olunca ancak eski rüyalarına, hülyalarına dönülebilir. Ancak o zaman, müzik sesleri kahvelerden, kadeh sesleri meyhanelerden, çizme sesleri sokaklardan, şarkı sesleri pencereleri açık evlerden, öpüşme sesleri ise evlerin kapılarından çıkar gelir. (...) Fahri o kızın da belki kendi isminden başka bir ismi buğulu bir cama yazdığı an vardır. Onun da rüyaları içinde yaratılmış güzel dünyalar iskambil kâğıtlarından yapılmıştır. "Bu sevgili kız," der Fahri, "beni sevmesin ama arkadaşım
Deniz içi hem karanlık hem aydınlıktır. Deniz içinde renkler, ay ışığında olduğundan daha çok esrarlı, büyülü gibidir. Yani her ufak mavna bir saraydır. Kocaman, esrarlı, hani bazen filmlerde görürüz, garip şekilli Çin mabetleri vardır. İşte vapurlar, yelkenliler deniz üstünde gibi değildir, deniz içinde. Öyle Çin mabedi gibi karmakarışık, karmakarışık ama garip, hoş bir halde yatarlar.