Bu yirmi üç, yirmi dört yaşlarında bir kızdı. Fakat kapıdan içeriye bu yaşta giren iri yapılı kız, bir saat içinde küçülmüş, mini minileşmiş, küçük, ışıltılı, iyi dost gözlerle kendisine bakarken. Fahri onu nasıl burada bırakıp da eve gideceğini düşünmüştü.
Galiba seramik üzerine bir genç adam bir şeyler söylüyordu. Genç kız, o kadar ciddi, o kadar alaka ile dinliyordu ki, etrafımı göremiyordu. Fahri onun ta yanı başına sokulmuş, vücudundan, gözlerinden, halinden, saçından, onun rüzgârından bin türlü saadet mevzuu çıkarmıştı. Ömründe ilk defa bir insanla beraber olamamanın, bir insanla samimi olamamanın, bir insanı bir daha görememenin azabını hissetti.
Sonraları Fahri kendi teşebbüsleriyle onu birçok defalar gördü. Kızın her şeyi ağır ağır içine işliyordu. Onda bir şey sevgilileşiyor. Bu kızda her şey ağır ağır kusursuzlaşıyordu. Bir gün artık o hale geldi ki onsuz her şey, yalnız her şeydir. Artık ne masallar masaldır. Ne hikâyeler hikâye. Öyle bir dünya düşünelim ki hiçbir şairi yoktur. Öyle bir memleket düşünelim ki, müzik yasak edilmiştir. Meyhanelerin şarabı sirkeleşmiştir.
Düşünelim ki, bütün evlerin kapıları sokağa kapanmış, herkes evinin içinde perdeleri sımsıkı kapanmış eğlenir.
Fahri o kızla beraber olmadığı zaman işte dünya bütün çıplaklığı, acılığı ile beraberdir. Bu kızla beraber olunca ancak eski rüyalarına, hülyalarına dönülebilir. Ancak o zaman, müzik sesleri kahvelerden, kadeh sesleri meyhanelerden, çizme sesleri sokaklardan, şarkı sesleri pencereleri açık evlerden, öpüşme sesleri ise evlerin kapılarından çıkar gelir.
(...)
Fahri o kızın da belki kendi isminden başka bir ismi buğulu bir cama yazdığı an vardır. Onun da rüyaları içinde yaratılmış güzel dünyalar iskambil kâğıtlarından yapılmıştır. "Bu sevgili kız," der Fahri, "beni sevmesin ama arkadaşım