Kapıya baktı. Neden açık bu kapı?
Cereyan yapıyor, üşütüyor, ilgi çekmeve çalışan çocuk gibi kıldıkça gıcırdayıp duruyor, durduğu yerde keyif kaçırıyor.
Neden açık o zaman?
Yahut şöyle sormalı, neden ısrarla açık tutuyor? Kendine kazdı.
Sanki bin yıldır kök saldığı o bulantılı kerevetten doğrulsa, gitse, üşenmese, korkmasa, tutsa kapatsa kapıyı, olmadı arağıyla itse ya da tekmelese, öyle ya da böyle kapansa kapı, pat diye yahut fısıldayarak ya da kimseciklere bir şey söylemeye çalışmadan, sessizce, kapansa işte kapı, olmaz mı? Hem zaten gelen giden de yok. Yaklaşan ayak seslerini ninni gibi dinleten, eşikte nefeslenip tebessümle dinlenen, aralık kapıyı nip usulca içeri giren de yok. Yok. Kimse gelmeyecekse neden açık peki bu kapı? (...)
Bekledi, bekledi, epeyce bekledi. Kimse gelmedi. Sonra sonra o da yıldı tabii. Ya da yıldığına inandı. Kapıyı kapatmadı ama esikte beklemeyi bıraktı. Böyle yaparsa konu kapanır, mesele kalmaz sanmıştı. Öyle olmadı.
Yok, o işler kolay değil. Öyle olmuyor. Çünkü oturduğu yerden de olsa hâlâ ikide bir gözü oraya takılıyor, dalıyor, tam unuttu sandığı sırada dönüp dönüp gene kapıya bakıyor. Beklemiyorum diyor kendi kendine, bekleseydim eşikte olurdum şimdi. Ben kerevette oturmayı, kapıda bezirganlık yapmamayı seçtim, kuşlar gibi özgürleştim. Ama hakikati için için biliyor.
Hakikatte koca gezegen kendi hızına meftun, fırıl fırıl dönüyor. Afrika'da açlıktan, Ortadoğu'da savaştan, Akdeniz'de plastik botlar içinde varacak bir ev aramaya çalışmaktan insanlar patır patır ölüyor. Şehirleri yerlerinden oynatan depremler oluyor, fırtınalar çalkaladıkları denizlere yüzlerce mürettebatlık koca gemiler gömüyor, mürekkebi muamma virüsler ortalıkta fink atıyor. Kıyamet kopuyor. O ise oturduğu yerden, arzın merkezi eşikteymiş gibi, her fırsatta kapıyı