En kolay ne feda edilir bu ülkede? Ve yerlerinden kalkmadan cevaplıyor: Yirmi yaşında çocuklarımız var bizim. Her zaman her devirde ölmekle vazifeli yoksul çocuklarımız. Ne vakit sıkışsa başımız, kumbara gibi kırıp bozdururuz canlarını. Yaşasın kahramanlarımız.
Her gün aynı saatte gelişi, aynı banka oturup sigarasını içişi, kesik kesik iç çekerek gözlerini raylara dikişi, tren perona yaklaşırken umutla parlayan gözbebeklerinin, yolcular indikten sonra ferini kaybedişi, yeniden hareket edip uzaklaşan treni gözpınarları dolarak izleyişi, bir müddet boş perona baktıktan sonra ağır ağır yerinden doğrulup bu defa etekleri uçuşarak değil, sönmüş bir yangının korlarına basmaktan çekinir gibi gardan çıkıp gidişi... (...)
Artık dönmeyecek bir sevgiliyi beklediğini söyleyenler de var, mezara verilmiş evladının yolunu gözlediğini de. Hemfikir olduğumuz yegâne husus, beklediğinin gelmeyeceği. Ve birbirimize itiraf etmesek bile, bunda hepimizi büyüleyen bir şey var: Gelmeyeceği aşikâr birini bekleyebilmenin o muhteşem, görkemli, kederli ve korkunç güzelliği.
Bizi kimse, bizi kimse böyle bekleyerek ama gene de beklentisizce sevmedi. Peki ya biz kimseyi?
(...) İçimden hep, "Beklemek ne kadar sürer?" diye geçiriyorum. Bazen kolundan tutup sarsarak, "Gelmeyecek işte, sahiden anlamıyor musun?" demek istiyorum. Ama yapmıyorum. Boşluklara refakatçi yazılanların elinde bir tek bekleyişleri kalır bazen. Ne kadar acı verirse versin, o son hayat zerreciğine ilişmeye kıyamıyorum.