Dilara

"Bu saat durmuş." (...) Hayır," diye itiraz ettim. "Bir anda soluklanıyor sadece. "Soluklanmak ne demek?" "Dinlenmek gibi." "Yorulmuş mu, niye soluklanıyor?" "O anı uzatmak için."
Reklam
Narin'i öptüm. Narin de beni. Gönülden edilmiş bir duaya "âmin" demek, derin denizlerin dibinde ahenkle yürümek gibiydi. Bildiğim bütün öpüşlerden başkaydı. Usulca yüzeye çıkıp dalgaları kulaçlamam gerekti. Kalbimde ılık bir rüzgâr, karnımda hiç bilmediğim tatlı ürpertiler esti. İçim kamaşık, içim karmakarışık titredi. Kalbim yerinden fırlayacak sanki. Avuçlarım terliyor. Merhamet şefkate, şefkat isteğe, istek dünyamı yerinden oynatabilecek güçte bir depreme, nereye düşeceği meçhul volkanik ateşlere dönüşüyor. Demek ki buz gibi bir mumya değilmişim ben. Demek ki sadece yanlış yerdevmişim. Narin'e bakıyorum hayretle, yerimi onun yanına işaretlemeliyim.
Fakat olmuyor. İnsan, açılmış bir yarayı elleriyle kapatamayacağı gibi, kurumuş kanı da parmağıyla silemiyor.
Kalbimin en derininde duyuyorum artık. İyice biliyorum. Hissediyorum. Galiba ancak bir kadın iyileştirebilir diğerini. Ancak o yaralarını sarabilir, ancak o gerçekten sarılabilir. Bir kadını galiba sadece, başka bir kadın anlayabilir...
Kalbimin ağır kilitleri bir bir açılıyor. İçeride gizlenmiş mahmur günebakan usulca başını kaldırıyor. Karanlık bir kâbustan aydınlık bir rüyaya taşınmayı umar gibi bakıyorum Narin'e. Evrenin merkezi yerinden oynuyor.
Reklam