Öfkesini sözle değil, aramızda açtığı mesafelerle anlatırdı. Ona yaklaşma gayretlerim, her defasında daha da uzağa fırlatılmamla sonlanırdı. İyice üzülürdüm.
O kadar üzüldüm ki bir zaman sonra çareyi o uçurumun yanına bir tane de ben açmakta buldum. Böylece kendimi fırlatılmış değil, bizzat uzaklaşmış gibi hissedebilecektim. Kısmen becerdim sayılır, çünkü zamanla uçurumlar birbirins karıştı, ilk kimin uzaklaştığının ehemmiyeti kalmadı. (...)
Böyle böyle aramızdaki uçurumlar derinleşti.
Ben onu kaybettim, o beni kaybetti.
Sonra biz ayrıldık. Daha doğrusu ayrılmışız.
(...)
İçimizde öfkeler, kırgınlıklar, alışkanlıklar, sevinçler, birlikte geçmiş koca bir hayat biriktirmişiz. İki kör bıçak gibi birbirimize bilenmiş ama kesmeyi de becerememişiz.
İnsan her şeye alışıyor ya, buna da alışmışız. Mutluluk heveslerimizi ileri bir tarihe ata ata yaşayıp yaşlanmışız. (...)
Işıkları çoktan sönmüş, acıklı bir panayır yeriydi hayatımız. O tahtaya benzeyen evimizde kısılıp kalmıştık. Meçhule doğru ha babam yürürken, yıllarca durup birbirimize bakmamıştık. Ne fırıl fırıl dönmekte olan o iki kişilik dünyadan inebilmiş ne yan yana gelebilmiştik. (...) Yaşarken insan alışıyor da bir gösteri salonunda dışarıdan kendine bakınca, gördükleri gücüne gidiyor.
O gece bunları düşünürken, garip şey, içimde öfkeye rastlayamadım. Zamanla, ama galiba ben ihtiyarladıkça değil (...) sökülüp gitmiş demek içimdeki öfke. O gürül gürül çavlanın suyu çekilmiş. Bir zamanlar kalbimi kıran yıkıcı anlar, başka birinin hayatına ait puslu anılara dönüşüp silikleşmiş. Önümüzdeki günler azaldıkça geçenlerin hesabı da manasını yitirmiş.
İnsan hep bir gün çok mutlu olacağına inanır. Şimdi değildir, henüz değildir ama bir gün muhakkak, hak edilen o mutluluk gelip kendisini bulacaktır. Gelecekte muğlak bir takvim yaprağına mühürlenmiş o günü, ufak tefek engellerin ayak altından çekileceği münasip bir zamana erteler durur insan. Okulu bitirince, işe girince, evlenince, çocuklar büyüyünce... Sonra genellikle o gün gelemeden de ölür.
Hesabı yanlış yaptığını ölmeden kısa zaman önce anlar aslında. Ömrünün, adına yaşlılık denen o buruk zamanında. Hem bekleyerek geçen yıllarına hem de artık gelemeyecek olanlara ağladığı, hani etrafındaki gençlerin gözünün neden hep yarı yaşlı durduğunu anlamayıp bir tür göz hastalığı sandığı zamanlarında. Çok geç kaldığında.
Aydınlık anneler gibi süt ağızlı
Gerinmiş maviliğe iniyordu sabah
Bir dal ıslandı eğildi yapraksız,
Bu uzaklarda durmamızdı bizim,
Kısa aralarda bakışmamızdı öpüşlere
Sonra yansıyan genişleyen özgürlüğü
Yitik bakışlı çocukların korkusu gibi
Alıp götürmemizdi ak ve keten kokulu yataklara
Ellerimizle oldu işte ne kadar saklasak da
Kanın çekilip gitmesi kılcal damarlarından parmaklarımızın
Gözlerimizin ela mavi senin benim
Benim ela senin mavi senin ela
Artık yitmesi korkumun dudaklarında
Gülüşün ne güzel öperdi her sabah uykularımı
Sana uyanmak gibi yüzyıllık uykulardan
Ellerin gibi üşümüş ve eski zamanlardan
Mavi ela mavi ela mavi ela