Thoreau: "Dogayı biraz da insan olmadığı için severim," demekten de çekinmeyecektir. Öte yandan bir göl kiyisindaki kulübesinde yaşarken düsüncelerine öyle gömülür ki onlarin disinda bir dünya olduğunu unutur. Sadece tangara, serçe, narbülbülü, bastankara, çobanaldatan kuslarının cikciklerini ya da kuğurdamalarini, cırcır böceklerinin konserini, kekliklerin ve karatavuklarin çigliklarini, kurbagalarin da viraklamalarini isitirse isitir.
Bütün güzel ve büyük seyler, der, gerçek kültürün ortadan
kaldirmadigi bu yabanil havayı korur.
Thoreau en çok da ses yansılamalarına düskündür. Onlara kardeş sesler gözüyle bakar. Sağlıklı bir gerçekle iliski kurmak için açık havada uzun boylu yasamak gereğine de inanır. Doğa, düsüncelerine, duygularina denge sağlar.
Kirlarda dolasmayi da çok sever. Rousseau'nun: "Yürüyüste düsünceleri canlandiran ve güçlendiren bir sey vardir," ilkesine uygun olarak göl bataklarinda fink atar, ormanin içlerine dalar ve de tepelere tirmanir. Daglara giktiginda yanina dürbün al-maz. Gerçi, dürbünle çok daha uzaklari görebilecek, ovadaki kiliseleri daha iyi seçebilecektir ama bu, yüksek bir yerde duyulan büyüklük ve güzellik duygusuyla hiçbir türlü karsilastirilamaz.
Thoreau günlügüne kendi kafasina uyan kisileri tikistirmaya da önem verir. Ona göre Concord' da (A.B.D.) çiftçilik yapan Mi-nott, kur yasaminin giirini en iyi dile getiren bir kisidir. Bil Wheeler de lükse, uygarlik nimetlerine, insanlar arasinda yaçamaya arka dönmüs ve dogaya siginmis bir civanperçemidir. Thoreau'nun demesiyle her seye, bahçivani seyreden karakurbaga gibi, yan-siz ve kayitsiz gözlerle bakar. Sokrates'le Diogenes'ten de ileri filozoftur.