çünkü Oğuz Atay’ı da okudum. seni de tanıdım...
diyebilirsin ki bir insanı fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? haklısın belki de çok az... o zaman şöyle demeliyim; seni az tanıyorum... az. sende fark ettin mi? az dediğin küçük bir kelime. sadece a ve z. sadece iki harf. ama aralarında koca bir alfabe var. o alfabeyle yazılmış on binlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. biri başlangıç, diğeri son. ama sanki birbirleri için yaratılmışlar, yan yana gelip de birlikte okunmak için. aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. senin ve benim gibi. bu yüzden, belki de, az çoktan fazladır. belki de az, hayat ve ölüm kadardır! belki de, seni az tanıyorum demek, seni kendimden çok biliyorum, demektir. bilmesem de, öğrenmek için her şeyi yaparım, demektir. belki de az, her şey demektir. ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir…
en azından kesin olan bir şey vardı bu hiç tanımadığım adam ya da kadında. o da nefes almadan toprağın altında yıllarca durabiliyor olması, yani ölü olması. bir fahişe ile bir rahibenin, bir cani ile bir polisin yan yana yattığı mezarlıklar bana, hayattaki tek gerçek, tek yalansız manzara olarak görünürdü. ama hoşuma gitmeyen şeyler, içinde yine karşıma çıkan o insani kurnazlığı, iki yüzlülüğü barındıran mezar taşı yazıları, dini sembollerdi. yine devreye insanın yarattığı o tiyatro sahnesinin plastik dekorları giriyor ve ölümü dahi kendi çıkarlarına göre biçimlendiriyordu. değil tanrı'ya, kendine bile inanmamış bir insanın başına çakılan haçlarla, yıldızlarla, oyunun devam etmesini sağlıyordu. sevmiyordum ben, o ölüme bile iyimserlik ve inançla bakan, acıyı şarap gibi tasvir eden yazıları. ölümün de para gibi, yoktu dini. çürüyen cesetlere bu kadar yüklenmek onları ancak daha da parçalardı. yeraltı canavarlarından önce, o mezar taşı yazıları yemeye başlamıştı cansız bedenleri, gittiğim her mezarlıkta. seslerini duyabiliyordum.
bu kitap şiddet üzerineydi. aşkın şiddeti, dinin şiddeti, saygının şiddeti...
kitapta hikayesi anlatılan iki karakter vardı. erkek olan karakter derda ve kadın olan derdâ, onları ayıran sadece bir şapkalı a harfi. bir mezarlıkta kesişen hikayeleri tekrar bir mezarlıkta buluşuyor. derda'nın kısmında hiçbir sorun yoktu, duyguyu tam olarak kavradım ve empati yapabildim ancak derdâ'nın kısmında birkaç sorun vardı. hakan günday kalemini sevdiğim bir yazar ama kadın karakter ağzından yazamadığını düşünüyorum. ayrıca tesadüflere bu kadar yer verilmesi de kitabı biraz sıradanlaştırmıştı. yine de daha sakin bir zamanda tekrar okumak istiyorum.