Lakin şurası muhakkak değil mi ki iradenin zayıflığı bir hastalık şeklini almadıkça, manevî kuvvetlerin sarsılması gerçek anlamda fizikî ızdıraplarla beraber olmadıkça hiçbir şahıs tembelliğini, bencilliğini ve kararsızlığını hekimlerin müşfik ve iyileştirici ellerine teslim etmez.
"Haksızlığa uğradığında
Güzel bir abdest al, seccadeni ser ve tüm yaşadıklarını Allah'a anlat. Sonra otur orada ve aç ellerini:
"Ya Rabbi, yaşadığım bu haksızlığın ecir ve sevabını başta Resûlü Ekrem Efendimin Nur-i Pak ruhuna ve bana bu haksızlığı yaparak sana yaklaştıran o kişi ya da kişilerin ruhaniyetine hediye eyledim" de ve sıyrıl, kurtul."
Evet, yaşadığımız haksızlıklar mutlu anlardan daha çok yaklaştırır bizi Allah'a. Yaşadığımız haksızlığın sevabını dahi yaşatana göndermek nasıl bir teslimiyettir peki? Hiç kolay değil. Allah her an bizimle ve hâlimizden en iyi o anlıyor, işte bu bilinçtir bunu yaptıran. Affetmek her zaman kurtulmaktır üstüne bir de hediye vermek affedilene - hem de yaşadığın acının sevabını- nasıl bir asalettir, tam da müslümana yakışandır. Sevabı hediye etme tavsiyesi galiba bende yeni bir pencere açtı hayata dair ve hayatı anlamaya dair manzarası yeşilli bir pencere..
Buna da en çok ben dayanamıyorum, bize en çok gene ben kızıyorum. Bütün gevşeklik ve yumuşaklığın yanı sıra insafsızca bir yalnız bırakma yüzünden birbirimizi yersiz hırpalamalarla zayıf düşürüyoruz, bırakın zaman her şeyi halletsin.
İnsan kendi kendisinin aynası olabilir mi, diye düşünüyorum. Eğer bu mümkünse, insan kendi kendinin dışına çıkma imkanına sahip demektir. Ben şimdi bunu deniyorum. Kendi kendimden kaçıp kaçamayacağımı denemek istiyorum.
Önce sükût vardı, kelam değil, "Tanrı sükûttur" diyor bir Hint bilgesi. Söz, iki sonsuz arasında bir çırpınış. Hayat gibi sıcak ve dost. Kutupların sessizliğinden bana ne?