"Ayaklarına bakarak bir insan hakkında pek çok şey öğrenebilirsin," diye mırıldandı. "Bazıları buraya tertemiz ve boyalı pabuçlarla, pudralanmış çoraplarla güle oynaya gelirler. Ama pabuçlarını çıkardıklarında ayakları bir felakettir. Bunlar başkalarından bir şeyler gizleyen insanlardır. Tıpkı ayakları gibi kötü kokan sırları vardır ve onları saklamaya uğraşırlar."
Dönüp bana baktı. "Ama hiç işe yaramaz. Ayak kokusundan kurtulmanın tek yolu onları arada bir havalandırmaktır. Aynı şeyler sırlar için de geçerlidir. Tabii yanılıyor olabilirim de. Ben sadece ayakkabılardan anlarım."
Hayatım durma noktasına gelmişti. Soluk alabiliyor, yiyebiliyor, içebiliyor, uyuyabiliyordum. Bunları yapmamak zaten elimde değildi, ama yaşamıyordum çünkü gerçekleştirmeyi mantıklı bulabileceğim hiç bir arzum yoktu.
''Nen var Zeze?”
”Hiç. Şarkı söylüyordum.”
”Şarkı mı söylüyordun?”
”Evet.”
”Öyleyse ben sağır olmalıyım.”
İnsanın içinden de şarkı söyleyebildiğini bilmiyor muydu yoksa? Bir şey demedim. Bilmiyorsa bunu ona öğretmeyecektim.