Toplumla ilgisi bakımından hem genel, hem özel olan din, bir de insanın dini ve yurttaşın dini diye de ikiye ayrılabilir. Birincinin tapınağı, sunağı, törenleri yoktur; yüce Tanrı'ya salt içten bir tapınıştır ve yüksek ahlak ödevleriyle sınırlıdır; bu din, İncil'in esinlendiği temiz ve sade din, gerçek tanrıcılık, doğal Tanrı hukuku diyebileceğimiz şeydir. İkincisi ise, bir tek memlekette geçer ve o memlekete tanrılarını, ermişlerini, koruyucu meleklerini sağlar; onun da dogmaları, ayinleri, yasalarla belirtilen dış törenleri vardır; onu kabul eden ulustan başkası onca imansızdır, yabancılar barbardır. Mihrapların ötesinde insanlar için ne hak tanır, ne ödev.İşte, ilk kavimlerin dinleri böyleydi; bu dine de toplumsal ya da pozitif din hukuku diyebiliriz.İnsanlara iki çeşit yasa, iki baş, iki yurt veren, birbirine karşıt görevler yükleyen, aynı zamanda hem dinli, hem yurttaş olmalarını engelleyen daha tuhaf bir üçüncü din vardır.Lamaların, Japonların, Roma kilisesine bağlı Hristiyanların dini böyle bir dindir.Bu sonuncuya papaz dini denebilir. Bundan karma ve toplum yaşamına uymayan bir çeşit hukuk doğar ki, bunun adı yoktur.
Din
Edebiyatın En Tatlı Eşleşmeleri!
Peki ya sizin favori kitabınız hangi tatlı olurdu?
Okul eğitimi, aile eğitiminin yerini tutmaz. Buna rağmen birçok aile, çocukları okula başladıktan sonra aile içi eğitimi ikinci plana atıp eğitim görevini okula devreder. Oysa ailenin eğitim görevi, üzerinden atamadığı ve atamayacağı en önemli görevidir. Bu görev mecburi yapılması gereken bir ödev değil, kalp atışı kadar doğal bir eylemdir. Aile, çocuğunu okula göndererek çocuğun eğitim almasını sağlar fakat sorumluluğun hâlâ kendinde olduğunu da bilir, bilmelidir. Bu yüzden çocuğun neler öğrendiğine, neye dönüştüğüne, okulda ne yaptığına bakar, özen gösterir. Ailenin okuldan farkı, ailedeki herkesin yaşam boyu öğrenci olması ve olgunlaşma serüveninde yer almasıdır. Ailenin verdiği eğitim "aile terbiyesi" olarak ayrı bir içeriğe sahiptir ve kimi zaman çevre tarafından da desteklenir.
Sayfa 32·Kitabı okuyor
Hatta yașamdan öylesine kopuğuz ki, gerçek "canlı hayata" karşı adeta tiksinti duyuyor bize hatırlatılmasına dahi katlanamıyoruz. Öyle bir hâle gelmişiz ki, gerçek "canlı hayat" bize adeta bir iş, bir ödev gibi görünüyor, onu kitaptan öğrenmeyi yeğliyoruz.
Sayfa 138·Kitabı okudu
Duygu ve Düşünce
Nereye gittiğimi bilmiyordum, ne bir hedef vardı önümde, ne uğrunda çaba harcayacağım bir şey ne de bir ödev. İğrençti tadı yaşamın, içimde epeydir biriken tiksintinin doruk noktasına ulaştığını duyumsuyordum, yaşam beni içinden kusup atmıştı.
Sayfa 69·Kitabı okudu
"Sonunda! test yok, evlenerek öğrenebileceğimiz, hayatta her şeyin ödev ve ders demek olmadığını anladı öğretmenimiz."