Herkesin aynı kelimelerle konuştuğu bir cümlenin hayalini kurmuşsun. Tatlıymış. Babana içini dökmüşsün, anlamamış. Üzülmüşsündür. Yaşam dolu ve arzulu olman, utanılacak bir şey değil. Hayalkırıklığı ya da sitem duyman da. Filmlerden vazgeçmen de tatsız olmuş.
Aslında bakarsan, bütün filmleri izleyemeyeceğin için hiçbirini izlemek istememeni, bu yıkıcı protestonu, deniz yıldızlarını denize geri atan adamı küçümsemeni, kişisel algılamıyorum. Vardır bir bildiğin. Ya hep ya hiç derken.
Yine de, onlardan uzakta, mutlu olmak mümkün müydü? Bir an için mutlu olabildin mi bunu merak ediyorum. Uzakta olmak ve mutlu olmak, yaşamak arasında doğrusal bir bağ var mıydı? Yoksa sen kendi cehennemini de içinde mi götürdün.
Ortaya dökülecek diye çekindiğin her şey belki sandığından olağandı, birinin üzerinde tutmadığın bakışların belki sana bir şey anlatacak, sevecen bir bağlantı kuracaktı. Belki o yabancı kadının, senin bir bakışına, bir iltifatına tam da o gün ihtiyacı vardı.
Yargılandığını hissettiğin, anlaşılmadığını, sürüklendiğini ya da iteklendiğini hissettiğin her an belki ötekinin, onların hayatta kalma biçimiydi. Belki söylenmeye ihtiyaçları vardı. Belki senin gibiydiler, aynı söze ya da kafaya sahip olmayan ama benzer bir kalbin attığı bedende yaşayan benzerlerindi.
Onlara hiç benzerlerin olarak baktın mı? Onları bir kez olsun yargılamadan sevebildin mi? Kırgınlığından, öfkenden daha insaflı bir sevgiyle, senden mektup bekleyen anneni, kalabalıkta dolaşan bedenini fark ettiğin kadar bile olsa, fark edebildin mi?
Sevgili Luc, hepimiz bir hayat yaşıyoruz. Sen, ben, gelincik, herkes* Aradığın teması ve on kez değil bir kez bile olsa izlemiş olmana değecek o filmi bulamaman üzücü ama yirmi beş yaş, bir filmin yarısında çıkıp gitmek, belki seni izlediğin bütün filmleri