Ben böyleyim işte, işe yaramaz ve duyarlıyım, ister iyi olsun ister kötü, soylusundan ya da bayağısından bütün coşkulara olanca varlığımla kaptırabilirim kendimi - ne var ki asla kalıcı bir duygu, asla ruhun özüne nüfuz eden, kalıcı bir heyecan duyamam.
Daha şimdiden gelecek zamanda, o gün duyacağımı bildiğim üzüntüyle hatırlıyorum onu. Ben, herhangi bir yerin yakınlarındaki küçük bir evde, bugün yaratmadığım ederi o gün de yaratmayarak, yaratmamayı sürdürebilmek için de bugünkülere benzemeyen gerekçeler bulmaya çalışarak huzur içinde yaşıyor olacağım.
Hayatta deneyimlenebilecek güzel çok şey olmasından ve bunlara asla tam anlamıyla yetişilemeyecek olmasından duyulan kaygı. Bu benim zaman anksiyetesi tanımım. Bu maalesef öyle bir şey ki ne başı ne de sonu var. Daha da korkunç olan şey, zaman zaman daha önce hiç istemediğim ve hayal etmediğim şeyler hakkında bile mızmızlanıp, bir çocuk gibi şımarıkça isteyip, neyi neyi isteyip neyi istemediğim hakkında tereddüte düşebiliyorum. Böyle durumlarda keşke onlarca, yüzlerce hayatım olsa da her birinde farklı şeyler deneyip, farklı hatalar yapabilsem diyorum. Ama gel gör ki bu kadar kısa olan insan ömründe hareketsiz kalıp, hiç bir yol alamadığımızı fark ettiğimiz, kendimizi işe yaramaz hissettiğimiz, o zamana kadar istediğin şeylerin bir anda aslında istemediğin şeyler olduğunu fark ettiğin veya o zamana kadar istemediğin şeyleri artık isteyip, bu zamana kadar istemememiş olmanın pişmanlığı ve geç kalmış olmanın üzüntüsü içinde bulduğun anlar, o kadar acı verici, o kadar çaresiz hissettir ki. İnsanın elinde bir avuntu kalır geriye, evet hayat kısa, yapılacak şeyler kısıtlıdır, fakat nasıl ki altını değerli yapan şey sınırlı olmasıysa, insan ömrünü değerli yapan şey de bitecek olmasıdır. Zaman anksiyetesinin günümüz de hat safhada yaşanılan ve kullandığımız sosyal medya ile olsun gördüğümüz reklamlar ile olsun bir çok şey ile dayatılan bu çağda, umarım bu yazı ufak da olsa bir teselli olmuştur. Gerçi bu yazıyı yazmamdaki birinci amaç, muhtemelen sizin bunu okumanızla aynı amaç. Yani başkasının da seninle aynı şeyleri yaşayıp, hissettiğini anlama ihtiyacı, yani doğal seratonin agonisti .
“ Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.” “Yalnızlık Sözlüğü” adlı başlığı tercih etme sebebim tahminimce okurlarca anlaşılacaktır. Çünkü Oğuz Atay, hayatta yalnızlık kelimesi üzerine çok düşünmüş, yaşarken onu iliklerine kadar hissetmiş ve can verdiği karakterlerle de bize anlatmaya çalışmıştır. Bazı yazarlar vardır, keşke şuan karşımda olsa, o anlatsa ben dinlesem dedikleriniz. Kendime yakın gördüğüm yazarların belki böyle olması çok iç açıcı olmasa dahi, Dostoyevski, Unamuno gibi yazarların yanına kendi ülkemizden bir yazar olarak Oğuz Atay’ı da yazabilmek, sanırım ayrı gurur verici. Açıkçası altını çizdiğim cümleleri bu incelemeyi yazarken tekrardan gözden geçirirken, hem miktarının çokluğuna şaşırdım hem de çok hızlı süre de anlaşabildiğim bir dostumla vedalaşıyorum gibi hissettim. Teknik bir incelemeden ziyade daha çok bende bıraktığı hisleri aktarmak istedim, nitekim teknik analizi benden çok daha iyi yapmış ve yapıcak bir çok insan var.
Not: Kendinizi kötü hissettiğiniz dönemde dinlenen bir melankolik şarkı gibi hissettirebilir fakat şarkı bu hissi belki körüklerken, bu roman, içinde bulunduğunuz okyanusun çok daha derinlerinde boğulmakta olan kişileri görmenizi ve bir nebze olsun buna da şükür demenizi sağlayabilir.
Herkese iyi okumalar :)