Kıssa | İslam Tarihinden Anekdot
Yermük Savaşı Müslümanların Haçlılarla yaptığı en büyük savaşlardan biridir. Müslümanların Persler üzerine seferler düzenleyerek Irak'ı fethetmesinden sonra Şam ve Filistin'in tehlikeye girdiğini fark eden Doğu Roma İmparatoru Heraklius büyük bir ordu topladı. Şam'daki bu hareketliliği haber alan Hz. Ebubekir, Irak'ta bulunan Halid bin Velid'i Şam orduları komutanı olan Ebu Ubeyde bin Cerrah'ın yerine atadı. Halid bin Velid Irak'tan Şam'a kendi birliğiyle hareket etti ve İslam ordusunun başına geçti. İki ordu Yermük'te karşı karşıya geldi. Müslümanların sayısı 25 binin üzerindeydi. Roma ordusu ise 250 bin kişiydi. Bütün kibri ile Yermük'e doluşan Haçlı ordusu Valentinus, Georgeus gibi komutanlarına çok güveniyordu. Bu savaştan önce Halid bin Velid'in kazandığı savaşlar bütün bölgede konuşuluyordu. Roma ordusu tarafından da bu söylentiler duyulmuştu. Yermük Savaşı Halid bin Velid ve diğer Müslümanların büyük gayretiyle galibiyet ile sonuçlandı. Şam bölgesi Müslümanların kontrolüne geçti. Bugünkü Anadolu topraklarının kapıları fetih için açılmış oldu. Halid bin Velid o gün orduyu savaşa teşvik etmek için bir konuşma yaptı. Onları Rumların topraklarına karşı imrendirdi. Ve şöyle dedi: Bakın şu yiyeceklere, şu nimetlere! Eğer Cihad ve İslam'a hizmet gibi iki büyük vazife ile mükellef olarak gelmeyip de ganimet elde etmek için gelseydik sadece güzelim topraklar için de savaşılırdı. Yeter ki biz bu topraklara sahip olmaya hak kazanalım. İşte o zaman açlık ve fakirlik zilletinden kurtulmuş refaha kavuşmuş oluruz. Roma kumandanlarının büyüklerinden olan (Georgeus) Cerece, Yermük savaşı sırasında ordusunun safından ileri çıkarak Halid bin Velid'i mübarezeye davet etti. Halid de ilerledi. Birbirlerine yaklaştılar. Atları burun buruna gelince Romalı komutan Georgeus (Cerece)
Bilinç düzeyi ve altında yatan daha nicesi...
​Yıl 2015-2017 arası, lise yıllarım. Öğle aralarında vazgeçilmezimiz döner, ama asıl favorim şehrimizin o eşsiz lezzeti: Tantuni. "Çift lavaş, acılı ve maydanozlu lütfen!" ​Yanımda en yakın arkadaşım... Tuzlu ya da acılı yediğinde midesi ağrıyor. Onun canı yanmasın diye her seferinde dikkat ediyor, onu sevgiyle ikaz ediyorum. Öğle aralarında edilen o tatlı sohbetler... Ve tüm bunların arasından sıyrılıp, yıllar sonra bugünüme bile yön veren, zihnimde yer etmiş küçücük bir detay. ​Şimdilerde bana ailenin önemini derinden hissettiren bir detay bu. Ailenin çocuğuna gösterdiği özen; bir annenin çocuğu için hazırladığı yemek, bir babanın evladına ayırdığı zaman ve ona kattığı her bir değer... Meğer tüm bunlar çocuğun kendisine bakışını, hayatı yaşayışını, kendisiyle kurduğu bağı ve dış dünyadaki tutumlardan nasıl etkileneceğini biçimlendiriyormuş. ​Evet, mesele bir domates. Annem evde salata yaparken, domatesin sapını çıkardıktan sonra kalan o sert, yeşil kısmı mutlaka keser, öyle doğrardı. O gün sırada tantunimi beklerken, dürümün arasına konulacak domateslerde o yeşil kısmın öylece bırakıldığını fark ettim. O yaşların getirdiği çocuksu bir hassasiyetle, bunu kendime yapılmış bir "saygısızlık" gibi hissettim. Tantunici abiye döndüm; belki biraz sitem, biraz da kızgınlıkla, "Domatesin bu kısmını keser misiniz? O kısmın olmaması gerekiyor, neden böyle doğradınız?" deyiverdim. ​Bugün geriye dönüp baktığımda mesele elbette sadece domatesin sapı, üzümün çöpü değil. İnsan ailesinde sevgiyi ve özeni gördükçe; öz değeri, sevgiyi alma ve verme biçimi de ona göre şekilleniyor. Kendini konumlandırdığı yeri, toplumun ona karşı davranışlarını, hep ailesinin aynasından yansıyan o ölçütlerle değerlendiriyor. ​Bir domates hikayesi işte... Ama yıllar boyu benimleydi, muhtemelen hep de
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
İFK HADİSESİ (Hz. Aişe Anlatıyor)
Allah (ﷻ) şöyle buyurdu: 🌷 İçinizden (harcama ile) fazilet ve servet sahibi olanların akrabaya, yoksul (miskinlere) ve Allah yolunda hicret eden (muhacirlere, mallarından) bir şey vermeyeceklerine dair yemin etmesi (gerekmez). Affederek (terk etsinler) ve kusurlarını görmezlikten gelsinler. Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah (kusurları) çok bağışlayan ve (Tevbe eden kimseye) merhametli olandır. Sebeb-i Nüzul: Hz. Ebubekir’in “Aişe konusunda söze dalan akrabaya, (teyzesinin oğlu, miskin ve muhacir) Mistah ve ashabına asla infakta bulunmayacağım” şeklinde yemin etmesi üzerine Nur suresi 22. Ayet nazil oldu. Bunun üzerine Hz. Ebubekir “Evet, ya Rabbi! isterim” dedi. Bu ayetin ardından akrabasına ikram ve ihsanda bulundu. Ardından Aişe ve Safvan konusunda söze dalan Abdullah ibn Übeyy ve ashabı hakkında Nur Suresi 23. Ayet nazil oldu. (İbn Abbas - Nur 22. Ayet) 🌷 O namuslu (hür), bir şeyden (zinadan) habersiz (iffetli), mümin kadınlara (Tevhid ehli Aişe’ye) zina iftirası atanlar, bu dünyada da (celde cezası ile) ahirette de (cehennem azabı ile) lânetlenmişlerdir. Onlar için büyük (dünyada olandan daha şiddetli) bir azap vardır. Sebeb-i Nüzul: Ben habersiz iken bana iftira atılmış ve daha sonra bu bana ulaşmıştı. Şöyle ki: Rasulullah (sav) benim yanımda oturmakta iken birden ona vahiy geldi. Ona vahiy geldiği zaman onu uyuklama hali gibi bir hal kaplardı. Benim yanımda otururken vahiy geldikten sonra yüzünü silerek doğrulup oturdu ve “Ey Aişe müjdeler olsun” buyurdu. Ben de “Allaha hamd olsun, sana değil” dedim. Bunun üzerine Peygamber (sav), Nur Suresi 23-26. Ayetlerini okudu. (Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, XLI, 245 (24720, Şuayb el-Arnaut); İbn Hibban, es-Sahih, XVI, 21 (7102); Taberani, el-Mucemül Kebir, XXIII, 121 (156); İbn Cerir et-Taberi, Camiul
Edebiyat
aynı yalınlıkta ölmek
annem okuma yazma bilmeden yaşadı dilinde kırık türkçe, başında oyalı yazma ne kadar şakacıysa, o kadar da vakurdu “çiçeğim” diye severdi beni dizleri minderim, parmakları tarağım olurdu öğle uykusuna dalardım o yalınlıkta “çiçeğim” diye sevilir miydi bir oğlan? annem işte öyle severdi beni keşke derdi; çiçek olsan da göğsüme taksam gittiğim yerlere benimle gelsen koklasam, koklasam, koklasam… ilkokulda çizdiğim resimler annemin gülümsemeleriymiş meğer
Şiir
Suretpereslik
Gönül dünyamın geçmiş sayfalarında, ilahi fermanın mukaddes hudutlarına duyduğum sadakat sebebiyle, tesettür nişanesinden mahrum bir kadına karşı nazarım ne hazindir ki her daim bir mesafe ve keskin bir hüküm barındırırdı;benim zihin yapımda, tarih boyunca asil ve hür kadının bir şeref levhası olarak büründüğü, İslam nişangahında mertebesi en ali yerlere konumlandırılan hicab, kadını hür kılan yegane kaleydi ve bu kaleden mahrum olanlar ancak esaret altındayki kölelerdi. Ta ki yıllar önce Kadıköy Caferağa Camii’nde eda edeceğim öğle namazı vaktinde, zihnimi altüst eden hakikatle yüz yüze gelene kadar: Caminin kapısından içeriye adım atacakken, saçından ayakkabısına kadar zifiri karanlık boyalara bürünmüş, kapkara makyajı, piercingleri, zincirleri ve metal aksesuarlarıyla satanist diye adlandırılan Akmar Pasajı’nın malum dehlizlerine yakıştırdığı yaşıt diyeceğim kızın, kadınlar namaz bölümünden çıktığına şahit oldum; işte o an, kalıpların arkasındaki ruhu müşahede ederek önyargılarımın putlarını ilk kez orada kırdım. Yıllar içinde beşeri nisyan ile zihnim yeniden o eski alışkanlıklara meyledip başörtüsüzlüğü yavaş yavaş bir noksanlık silsilesi olarak görmeye başlamışken, bu defa da eski ve atıl bir AVM’nin otopark katında, yaz sıcağında abdest almanın ve namaza durmanın tam bir eziyete dönüştüğü mescit arayışında, saçı açık bir kadının da aynı ihlas ve dertle mescit aradığına, zorlu şartlarda namaz iradesi gösterdiğine şahit oldum ki bu duruş bende bu hanım muhtemelen teheccüt namazlarını bile aksatmıyordur intibaını uyandırtmıştı. İki farklı zamanda iki farklı kişi aynı olay ve aynı değişimlerde yolculuk yapan ben... Bugün artık saçı açık olan hiçbir kul için kalbimde zan ve önyargı barındırmıyorum; lakin ne acıdır ki asıl fıtri ve fikri tepkim, tesettürü bir şov
Duygu ve Düşünce
*İSTANBUL'UN FETHİNİN 573.SENESİNİ TEBRİK EDERİZ* *"İstanbul bir gün mutlaka fethedilecektir.* *Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan,* *onu fetheden asker ne güzel askerdir."* *PINARDAN DAMLAYANLAR....* Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" efendimiz, İstanbul'un müslümanlar tarafından alınacağını müjdeleyip, İstanbul'u alan kumandan ve askere dua buyurmuşlardır. Bu müjdeye ve duaya kavuşmak, islam padişahlarının hepsinin ortak emeli olmuştur. Sultân Murad han da, her İslâm pâdişâhı gibi İstanbul'u fethetmek arzusundaydı. Hacı Bayram-ı Velî hazretlerini çok sever ve 4-5 yaşlarındaki, şehzade Mehmed'i de yanına alarak ziyarete gider, duasını alırdı. Birgün Hacı Bayram Veli hazretleri ile aralarında şöyle konuşma oldu: -Efendim! İstanbul'u fethetmek, tek emelimdir. Bu diyârı İslâmın nûruyla aydınlatmak, çan sesleri yerine, ezân sesi duymak istiyorum. -Çok iyi olur. -Pekii bu fetih bize nasîb olur mu acabâ? -Cenâb-ı Hak ömr-ü devletinizi pâyidâr, bu hâlis niyetinizi mübârek eylesin. Ancak sen ve ben, bu fethi göremeyiz. (Sonra bir köşede oynayan) Şehzâde Mehmed ile Molla Akşemseddîni gösterdi padişaha. -Şunlar var ya. -Evet efendim. -İşte onlar görürler bu fethi. Sultân Murâd han sevindi o zaman. Ve o gün Akşemseddîn'i, Şehzâde Mehmed'e hoca tayin eyledi. Ayrıca, O devrin en meşhur ulemâsı, velîsi, şehzâdeye ders verdiler. Târihi, coğrafyayı iyi öğrendi. Geçmiş hükümdârları okuyup ders ve ibret çıkardı kendine. Hem kudretli bir asker, hem kültürlü insandı. Tahta çıktığında Ondokuz yaşındaydı. Tek şey vardı gönlünde: *"İstanbul'u almak!.."* Hep bunu düşünür, buna zihin yorar, önüne bizans haritasını alır, gece-gündüz bunun hesaplarını yapardı. Ve çok kararlı idi.. "Ya Bizans'ı alırız, ya Bizans bizi alır" derdi. ....
Alıntı