Zaman nedir?
Biz genellikle zamanı saatlere, dakikalara, takvimlere böleriz. Böylece yaşamı düzenlediğimizi düşünürüz. Sabah işe gider, öğle yemek yer, akşam eve döneriz. Günleri, ayları ve yılları sıraya dizeriz. Oysa zaman bizim kurduğumuz bu düzenin içine sığmayacak kadar tuhaf bir şeydir. Çünkü “şimdi” dediğimiz şey bile dile geldiği anda geçmiş olur. İnsan tam bir anı yaşadığını sandığı sırada, o an çoktan ellerinin arasından kayıp gitmiştir.
Belki de bu yüzden geçmiş bize çoğu zaman bir düş gibi görünür. Hem bizimdir hem değildir. Kimi anılar öylesine uzaktır ki, hatta acılar bile zamanın içinde toz tutar. İnsan belleği savunma mekanizması geliştirir. Hatırladığımız şeyler bile olduğu gibi kalmaz. Kimi kez dönüşür, eksilir, yeniden yazılır. Çünkü geçmiş artık yaşayan bir şey değil, donmuş bir nesnedir.
Tam da bu nedenle, kimi zaman insanın içine garip bir duygu çöker. “Acaba gerçekten yaşandı mı bunları?” der. Geçmiş bazen bir film karesi gibi gelir. Varmış ama artık dokunulamıyormuş gibi. Yaşanırken sıradan olan şeyler, bittikten sonra bir ağırlık kazanır. Çünkü insan yaşarken çoğu zaman anın ayrımında değildir. O sırada yalnızca olaylar birbirini izler, günler akar, insanlar konuşur, yollar yürünür, mevsimler değişir. Fakat ne zaman ki o an sona erer, işte o zaman geriye yalnızca donmuş bir görüntü kalır.
Belki de bu yüzden yaşamak ile anlatmak arasında büyük bir ayrım vardır. Yaşarken anın içinde kayboluruz. Anlatırken ise o anı doldururuz. Yaşarken sıradan görünen şeyler, anlatırken anlam kazanır. Çünkü anlatmak, geçmişe sonradan anlam vermektir.
Ben bütün bunları, Sartre’nin Bulantı romanını okurken düşünüyorum.
Çünkü Sartre, zamanı doğrusal bir çizgi gibi ele almaz. Geçmiş, şimdi ve gelecek onun anlatısında birbirine karışır. İnsan belleği gibi… Bir