Baharı andıran güneşli bir gündü. Mevsim ne kış ne bahardı ama, güzel bir öğle vaktiydi. Doğanın bütün güçleri durgun ve tam bir uyum içindeydi. Çevrede her şey temiz, suskundu. Göz alabildiğine uzanıyordu kırlar. Yalnız, karın incelip eridiği yerlerde kara koyu topraklar görünüyordu. Gökyüzü berraktı, uzaklarda karlı yüce dağların beyazlığı göz kamaştırıyordu. Çevreyi kuşatan bu alanlar ne kadar da büyüktü ve insanoğlu buralarda ne çileler çekmişti!
Sultanmurat durdu. Manas sıradağlarının eteklerinde oluşan geniş yaylaların ötelerine bakarak Aksay ovasını görmeye çalıştı. Fakat Aksay denilen o uzak ovanın olması gereken yerde sonsuz alanlardan ve parlak gökyüzünden başka bir şey göremedi. Yakında gidecekleri yer öyle bir yerdi işte. Orada nasıl yaşayacaklardı? Kaygılı bir ürperti kapladı bir anda vücudunu.
Fakat o gün hava güzeldi. Hacımurat sevinç içindeydi. Yanında ağabeyi, aralarında köpekleri Aktoş'la yakacak toplamaya gelmişlerdi buraya. Eşeğine de binmişti üstelik. Bu koca dünyada kendi başlarına idiler. Bağımsızdılar. Bütün bunlar onu coşturmuştu. İnce çocuk sesiyle, savaş öncesi şarkılarını söylüyordu durmadan...
Sayfa 74 - Ötüken Yayınları, 40.Basım, İstanbul 2026·Kitabı okudu
Vakit öğle...
İlk öğle namazını İbrahim kılıyor. Günün kemal vaktinde yorgun ve bitkin anında, şükürle Allah'a yöneliyor. Verilen sıkıntılardan azade olarak onun kapısına koşuyor. İbrahim kalbindeki dünyalıkları boğazlayıp Rabbine yöneliyor:
"İşte geldim Rabbim! Dünyanın tam kement attığı günün ortasında, tüm kementleri Senin için kestim," diyor.
Vakit öğle...
İbrahimvari olma demi.
İsmailleri kesme zamanı.
Dünyayı yere yatırma anı.
Bundan böyle O'na iman edenler, öğle vakti İbrahimvari olacaktılar. Dünya İsmaillerini kurban edecektiler. Tüm İsmailleri bırakıp huzura gidecektiler.
Öğle namazını kılmak "İsmaillerimi kurban ettim," demek olacaktı.
Neyse! Acelesı yoktu... biraz düşünebilirdim... Berlope'lardan ayrılalı yıllar geçmişti... Küçük André'den... büyümüş olmalıydı herhalde iğrenç velet!... Başka bir yerde getir-götür yapıyor olmalıydı... başka patronlara... belki kurdele işinde değildi artık... beraber sık sık geliyorduk bu tarafa... şuraya, tam olarak havuza yakın, soldaki banka... öğle topunu bekliyorduk... beraberce çıraklık yaptığımız o zamanlar çok eskide kalmıştı bile... sıçayım! Ne çabuk yaşlanıyor çocuk dediğin şey! Bakınmıştım sağa sola, tesadüfen bulurum diye Küçük André'yi... satıcı bir çocuk, artık Berlope'ta çalışmadığını söylemişti... Sentier'de çalışıyormuş... "Genç eleman" olarak girmiş işe... arada görür gibi oluyordum kemerlerin altında... ama yok!... O değildi!... Belki de kırpık değildi artık... Tepesi yani, o dönemlerdeki gibi... belki teyzesi de yoktu artık!.. Muhakkak bir yerlerde ekmeğinin peşinden koşuyordu!.. Mutluluğunun... Belki de bir daha hiç görmeyecektim onu... belki gitmişti toptan... anlatılan o hikâyelerden birinin içine girmişti ruhuyla bedeni... Ah! Çok kötü bir şey ya... genç de olsa insan, ilk kez fark ettiğinde... yolda nasıl kaybedildiğini insanların... bir daha görülmeyecek arkadaşlar... hiçbir zaman... Rüya gibi yok olduklarını... bittiğini... toz olduğunu... insanın kendisinin de kaybolacağını... uzun zaman sonra bir gün... ama mutlaka... Feci bir sağanak halindeki şeylerin, insanların... günlerin... geçen şekillerin... hiç durmadan... Bütün pislikler, dilenciler, tuhaf tipler, herifler gezinen şu kemerlerin altında... kelebek gözlükleri, şemsiyeleri ve tasmalı itleriyle... bunları görmeyeceğiz işte bir daha... geçiyorlar bile... diğerleriyle bir rüyadalar, dirsek dirseğe... gidecekler... hüzünlü gerçekten... rezillik!.. Vitrinlerin önünden geçen masumlar...