Bana sorarsanız,” dedi Raphael, “hırsızlık için ölüm cezası ne adildir ne de yararlıdır. Çünkü ne kadar ağır olursa olsun, ceza, insanların açlıktan ölmemek için işledikleri suçu ortadan kaldırmaz. Aksine, hırsızlık yapan biri, yakalanırsa mutlaka öleceğini bilirse, tanığı da öldürmeye daha kolay karar verir. Böylece bir suça ikincisi eklenir. Oysa devletin amacı suçluyu yok etmek değil, suçu önlemek olmalıdır.
Bir adamı, yalnızca başkasının malını çaldı diye, yaşamdan mahrum etmek bana Tanrı’ya da insana da aykırı görünür. Çünkü Tanrı insan hayatını kutsal kılmıştır; hiçbir maddi kazanç, bir insanın yaşamıyla kıyaslanamaz. Eğer ‘malın korunması’ adına insan öldürülüyorsa, o zaman paraya insandan daha büyük bir değer verilmiş olur.
Üstelik hırsızlığı doğuran nedenlere bakılmazsa, en ağır cezalar bile işe yaramaz. İnsanlar, çalışacak iş bulamazken, ücretler yaşamak için yetmezken ve askerlikten ya da soyluların hizmetinden çıkan kalabalıklar bir anda ortada kalırken; bu insanlardan erdemli bir yaşam beklemek boşunadır. Önce onlara geçim olanağı sağlayın; sonra suçtan söz edin.
Şu halde soruyorum: Bir kimse ya açlıktan ölmek ya da çalmak arasında bırakılırsa, hangisini seçecektir? Devlet, kendi düzeniyle insanları hırsızlığa sürükleyip sonra da onları idam ederse, bu adalet değil, zulümdür. Hırsızlıkla mücadele etmek isteyenler, insanları erdemli kılacak koşulları yaratmalıdır; cellâtları çoğaltmakla övünmemelidir.
Benim gördüğüm kadarıyla, malların birkaç kişinin elinde yığıldığı, çoğunluğun yoksulluk içinde yaşadığı ülkelerde suç kaçınılmazdır. Bu yüzden, yalnızca cezaları ağırlaştırmak yerine, mülkiyetin ve emeğin daha adil düzenlendiği bir toplum kurmak gerekir. Aksi halde, bugün astığınız hırsızların yerine yarın yenileri gelir.
Ölüm cezası, hırsızlığı ortadan