Okulu bitirdiğimizde ne anlamış oluyoruz? Bir parça bilgi toplamış olabiliriz, ama okula başlarkenki gibi boş, sığ ve kalın kafalıyızdır hâlâ.
Öğretmenlerimiz akılsızdırlar ve bizleri de kendilerine benzetirler.
Bedenin ezgisini, temposunu, ritmini duyamayan; arzunun sıçrayışlarını bir balet gibi zirvede yakalayamayan; şefkat ve şehvet akrobasilerine ayak uyduramayan ve sessizliklerin sonsuz yararlarını bilmeyen bir erkeğe, hiçbir birincilik ödülü, "en iyi âşık" madalyası, nişanı ya da diploması, hiçbir okul, yolculuk ya da deneyim yarar sağlayamaz.
Mezunların sayısı gittikçe artıyordu. Bunlardan birkaçı bürokrat olacak, kalanlar öğretmen olup ders verecekti fakat bu kadar çok kişinin öğretmenlik yapabileceği kadar okul var mıydı? Bu da bir komedidir. Döngüsel eğitim birkaç ölümsüz klasiğin öğretilmesinden ibaretti. Sevgi, adalet ve ahlak anlatılmazdı.
Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyoum. Bizim çocukluğumuzda Türk “kaba ve yabani” demekti. İslam ümmetinden ve “Osmanlı” idik. İlmihallerde baş dersimiz din ile milliyet’in bir olduğunu öğrenmekti.
Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum. Padişah kullarıydık. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, “Padişahım çok yaşa!” [diye] bağırırdık.
Padişah resmi yasaktı. Oturduğu Yıldız tepesinin adı da yasak. Göktekinin şiirde ve nesirde Arapça ve Farsçası kullanma kullanmalıydı. Nüfus tezkerelerindeki “Hamid” adları benim küçüklüğümde “Hâmid’e değişti. Nasıl ki Reşad veliahdın da adı olduğu için kardeşiminkinin sonradan Neşet'e çevrildiğini biliyorum. Semtimiz den biri[nin] veliaht Reşad Efendiye mürekkep sattığı için uzaklara sürülmüş olduğunu fısıltılardan sezmiştim.