“Denize in, orada bir sandal var. Denize açıl. Zamanı geçene kadar kürek çek. Zamanı geçince vardığın yerde belki bulursun aradığın şeyi. Belki de bulamazsın."
Ahmakça cevap verdim.
"Belki de bulamayacaksam, ne diye o kadar kürek çekeyim?"
"Belki de sana düşen, bulmak değil, aramaktır."
"Neyi aramak?"
"Bulamayacağın şeyi?
"Bulamayacaksam niye arayayım?"
"Bulamamayı bulmak için."
"Bulamamayı bulmak için aramama ne gerek var, aramasam zaten bulamamış olurum."
"Bulamayacağın şeyi ararken bulacağın şey belki de aramanın faziletidir öküz, laf dinle azıcık."
Ona göre savaş büyük toprak sahibi senyorların öküz gibi güttüğü yoksullarla, hükümetin güttüğü yalınayak askerlerin birbirlerine karşı sürdürdükleri davadan başka bir şey değildi.
"Savaş dağlarda" dedi. " Ben kendimi bildim bileli şehirlerde insanları silahla değil, kararnamelerle öldürüyorlar."
Yine kimse aklına bu şehri yapıp edenin, daha da yapıp edecek olanın şu beğenmedikleri öküz arabaları olduğunu, onların paltolarına, eteklerine sıçrattıkları sarı, kırmızı, kara çamuru öpmeleri, süpürmemeleri
lazım geldiğini düşünemedi.