Yas.
10/10
·208 syf.··
2026 5. kitabı
·
39 günde okudu
·
Okunma: 22 Haziran 2026 20:46
Bahçıvan ve Ölüm Bazı kitaplar var ki bitse bile hayatımızın bir köşesinde sizinle beraber yaşamaya devam eder. Bahçıvan ve Ölüm benim için öyle bir kitaptı işte. Aslında kitabın başında yazar bize babasının öldüğünü söylüyor ama hikaye de tam burada başlıyor. Çünkü bu kitap ölümden çok ölümden sonra tutulan yası ve kaybın verdiği boşluğu anlatıyor. Kitap boyunca yazarın babasıyla olan anılarına, özlemine ve yasına tanıklık ediyoruz. Zaman zaman kitabı bırakıp uzun uzun düşündüm, ölümü düşündüm, sevdiklerimi düşündüm, onları kaybetseydim ne yapardım bu kayıpla nasıl başa çıkardım diye düşündüm. Kitabın ilk cümlesi beni çok etkiledi "Babam bahçıvandı, şimdi bir bahçe." Kitabı bir cümleyle anlatmış resmen. Beni en çok sarsan bir diğer cümle de şuydu: "Siz olmadan nasıl yaşayacağım, nasıl öleceğim, nasıl ölümde kalacağım sonsuza dek!" Bu cümle ölüme başka bir pencereden baktırıyor çünkü ölüm sadece geçmişten ayrılmak değildir aynı zamanda yaşamayacağı gelecekten de ayrılmak demektir. Bir gün torunlarını göremeyecek olmanın, diktiğin ağacın meyve verdiğini göremeyecek olmanın hüznüdür. "Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hala var olduğunu söylenebilir mi?" demiş yazar kitabın arka kapağında son cümle olarak. Bu sorunun kesin bir cevabı yok belki ama ben kitabı okurken dünyanın ne kadar küçük, hayatın ne kadar geçici olduğunu bir defa daha anladım. Kitabın sonunda yazar "Babam öldü ne yapacağımı bilmiyorum." diyor sanırım yas biraz da bu sevdiğin birini kaybetmene rağmen hayata devam etmek zorunda kalıyorsun ama ne yapacağını bilmiyorsun. Kitap beni zaman zaman ağlattı, zaman zaman susturdu, zaman zaman hayatı sorgulattı. Bu kitabı kalbimde nereye koyacağımı bilmiyorum ama benim için hep özel bir kitap olarak kalacak...
1000Kitap
Bahçıvan ve ÖlümGeorgi Gospodinov · Metis Yayınları · 202514,6bin okunma
Güzel bir gün ölmek için
9/10
·392 syf.··
Beğendi
·
2026 3. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 23 Haziran 2026 13:58
Ernest Hemingway'in 1929 da yayımlanan eseri Silahlara Veda savaş karşıtı bir eserdir. Yazar bu kitabın sonunu 47 kere tekrar yazmıştır. Alternatif sonlar ve yazarın taslak olarak yazdığı notlar 27. Baskının son kısmına eklenmesi harika olmuş. Bu kısımdan görüleceği gibi aslında daha çarpıcı, daha edebi ve felsefi sonlar yazmasına rağmen kendi yazım tekniği ile sade bir sona yer vermiş. Bu sadelik insanın günlük hayat akışının sadeliğini öne çıkararak buzdağı tekniğinin harika kullanımıdır. Günlük yaşantı sadedir ölümler, doğumlar vs. ancak günlük yaşamın olağan akışı içinde akan olayların altında tonla acı tonla keder barındırır. Hiç kimse bir kelime dahi etmese bile bu acıyı ve insana verdiği yükü kavrayabilir. İşte böyle bir eser bu kitap. Savaşın acımasızlığını, bir hiç uğruna savaşta öldürülen insanları, kan boşalır gibi gelen acıları edebi bir dil yerine sade bir dille anlatarak bu duyguları okuyucuya bırakmıştır. Okuyucu bu acılar karşısında kitabın nasıl bu kadar sade bir dile sahip olduğunu görünce "bu acılar daha edebi betimlenebilirdi" der ancak kitabın amacı zaten okuyucuya bunu dedirtmektir. Kitap akarken Ernest Hemingway'in düşüncelerine de rastlıyoruz. Düşünen herkesin ateist olduğu. Tanrı eleştirisi. Savaş başlatan kişilerin halk tarafından kurşuna dizilmesi gerektiği ki mussolini'nin 2. Dünya savaşı sonrasında italyan devrimci halk tarafından ayaklarından asılmasını vurguluyor. İnsanların savaşlara iyimser yaklaştığını sevdiklerinin savaşa gittiğinde ya da günümüzde terör operasyonlarına katıldığında onun başına bir şey gelmeyeceğini ya da ufak bir kurşun yarasıyla döneceğini düşündüklerini ancak gerçeğin hiç böyle olmadığını, savaşa gönderdikleri sevdiklerinin paramparça olduğunu söylüyor. Bununla beraber savaşın gerçeklerinden bahsetmeye devam eder. Askerlerin savaşamayacak
Edebiyat
Silahlara VedaErnest Hemingway · Bilgi Yayınevi · 20257,9bin okunma
Reklam
''Sahtekârlar Tekkesi''
7/10
·120 syf.··
2026 13. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 05 Haziran 2026 00:00
Selim Nüzhet’ten okuduğum ikinci kitap Canvermezler Tekkesi oldu. Selim Nüzhet bu romanı, Claude Farrere’in La Maison des Hommes Vivants adlı eserinden uyarlayarak 1921 yılında ileri gazetesinde yayımlamış. Daha sonrasında 1922’de bu eser kitaplaşmış. Türk edebiyatının ilk gotik romanı olarak da değerlendirildiğini kitabın arka kapak yazısında görüyoruz. Yukarıda ismini verdiğim Fransızca olan orijinal romana da biraz değinmek istiyorum. ‘‘Ölmez Adamların Evi’’ olarak Türkçeleştirebileceğimiz bu romanın Hamdi Varoğlu tarafından 1955 yılında bir çevirisi yapılmış. Aslında çeviriden ziyade bir uyarlama olduğu söylense de kişi ve mekân adları Fransızca bırakılmış. 1911 yılında yazılmış olan bu ‘‘La Maison des Hommes Vivants’’ adlı eser, Türkçeye ‘‘Ölmez Adamların Evi’’ adlıyla çevrilmiş. Bu kitap ilgimi çektiği için biraz Türk edebiyatındaki fantastik, gotik anlatılar üzerine araştırma yaptım. Bu da beni İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘‘Türkçe Edebiyatta Varla Yok Arası Bir Tür Fantastik Roman (1876-1960)’’ isimli çalışmaya yöneltti. Kitapta Canvermezler Tekkesi ile ilgili hiçbir bilgi bulunmamasına şaşırmışken son bölümlere doğru Ölmez Adamların Evi çevirisi hakkında yazılanlara denk geldim. Türkçe çevirisinin yapıldığını da bu vesileyle öğrendim. Uyarlama olduğu iddia edilse de romandaki isimlerin orijinal olarak bırakılması ve romanın 1909’da geçen bir hikâyeyi ele almasına rağmen Osmanlıya hiç değinmemesi onu çeviriden fazlası yapmamıştır. Çalışmanın sahibi Pelin Aslan Ayar’a göre bu durumun sebebi de tekinsiz maceraların dışarıya, uzağa atfedilmesidir. Yazar; korkunun, yadırgatanın bizden uzaklığını gösterip okurunun kendi coğrafyasında güvende olduğu alt mesajını vermek istemiş olabilir. Bizde daha çok bilindik hikâyelerin olması sebebiyle böyle olağanüstü
Canvermezler TekkesiSelim Nüzhet Gerçek · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025524 okunma
Puan vermedi·112 syf.··
2026 32. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 05 Haziran 2026 07:56
Meursault, "anlamının olmadığı yerde bir anlam varmış gibi davranmayı reddeder." Yabancı'nın çıkış noktasını oluşturan budur. Cinayetle suçlanıp annesinin cenazesinde ağlamadı diye idam edilse ne olurdu? Meursault işte tamda bundan dolayı suçlanıp giyotinle cezalandırılmıştır. Bugün anne öldü. Belki de dün, bilmiyorum. Bakımevinden bir telgraf aldım: "Anneniz vefat etti. Cenaze yarın. Saygılar!" Bundan bir şey anlaşılmıyor. Belki dün ölmüştür. Meursault, annesinin bakımevinde öldüğünü bir telgrafla öğrenince kafasında bu düşünceler geçiyor. Kitabın giriş cümlesinin bu olması oldukça etkileyici bir girişti benim için. Ölümle karşılaşan herkes sarsılırdı sonuçta. Herkes ondan bir oğul olarak duygusal bir tepki beklerken o duyusal dünyaya dikkat kesilmiştir. Halbuki onun kayıtsızlığı, sadece annesinin ölümüyle ilgili değildir. Bir kaç gün sonra ıssız bir kumsalda yürürken, onu telafi edilmez bir eylemde bulunmaya sevk edecek olanda aynı kayıtsızlıktır. Bu İnsanlığa yabancı adamın hikayesinde Benim için en çarpıcı yer, kendi ölümüne hazırlanırken “Eh, ne yapalım, o halde öleceğim” dediği yerdi sanırım. “Nihayetinde madem ölüyoruz, nasıl ve ne zaman olduğunun ne önemi var?” der. Bu dünyada insanlığa, topluma, hayata yani kısacası herşeye duyarsız, kayıtsız ve vurdumduymaz olmak demek ki cezaların en büyüğüymüş bunu bir kez daha Meursault'ta görmüş olduk.
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2025137,4bin okunma
Süleymaniye’nin Donsuz Şıllığı!
9/10
·400 syf.··
2026 40. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 01 Haziran 2026 18:21
Cehennem başkalarıdır, der Jean-Paul Sartre, cevap verir adeta Nermin Yıldırım, “Sadece cehennem değil, cennet de mi başkalarıydı yoksa?” Acı bir şekilde gülümser Fyodor Dostoyevski, cehennem, “Daha sevememekten doğan acıdır.” Daha sevememek, toplumun, senin sevme yetin yok olana dek ruh ve beden sağlığınla oynaması ve yok oluşunun ardından sanki hiç var olmamışsın gibi kayıtsız kalması. “Şu kadın da intihar edecek başka zaman bulamamış mıydı?” ”Allah insanı kötü kişilere akraba değil, komşu bile etmesin!” Her şeyin bittiği yerde başlıyor kitap. Sahil kayalıklarında bir kadın cesedi. “Kadın”, “ceset”. Yaşayan kadınlar var kitapta, ailesine ve topluma rağmen ayakta kalmaya çalışan, nefes alışına yaşamak denilen kadınlar. Ölü bedenlerini sürükleyen, toplumun yüklediği tüm görevleri eksiksiz yapmalarına rağmen tutunamayan, bedenleri “et” olarak görülen, doğuran, tecavüz edilen ve en büyük zararı yine hemcinslerinden gören kadınlar. Ölü kadınlar var kitapta. Bireyin kötülüğünü okuduğunu sanıyorsun okurken, öyle usta portreler çizmiş ki yazar, başlı başına “tip” olmuş, kötüyüm diye haykırıyorlar yüzüne! Lakin hayır diyor Orhan Kemal, onlar kötü değil, kötü olan bir çark ve onlar yalnızca o çarkın dişlileri. Onlar kötü olmasalardı yerine gelecek kişiler kötü olacaktı. “Cehennem toplumdur.” “Kadın, erkeğin arzularına nedensiz, niçinsiz boyun eğmekle yükümlüydü. Çünkü erkek, kadının küçük tanrısıydı.” Olanca sıradanlığıyla devam ediyordu hayatlar. Olanca güzelliğiyle hayalleri vardı insanların. Kimi evinde mutlu olmayı, kimi güler yüzle karşılanmayı istiyordu. “Ne oldum deme,” diyordu hayat, “Ne olacağım,” “Ne öleceğim,” de. Hiçbir kahraman bilemezdi sonunun böyle olacağını, tıpkı şu an sıradan hayatlarımızın içinde sonumuzun nasıl olacağını bilemememiz gibi. Kara gün kararıp gidiyordu.
El KızıOrhan Kemal · Everest Yayınları · 202615,4bin okunma
Yetersiz ve zorlama bir final..
2/10
·536 syf.··
2026 1. kitabı
Selam, 1000Kitap’ı pek kullanmıyorum ama birileriyle fikirlerimi paylaşmak istedim. Belki de Ben mi yanlış düşünüyorum? falan gibisinden. Eğer haksız olduğumu düşünüyorsanız lütfen belirtin. Kitabı yeni bitirdim ve açıkça söyleyebilirim ki çoğu yerde çok kolaya kaçılmıştı. Tamam da ne alaka ya dedim sürekli. Kitap 530 sayfa ve 400 sayfa boyunca neredeyse hiçbir şey olmuyor ben bir savaş kitabı okuyacağız sanıyordum ama 400 sayfa boyunca ağırlıklı olarak aşk ve ilişki dinamikleri var. Dinamik de hep aynı zaten= (koruyucu + sahiplenici + itaatkâr erkek) ve (cesur + inatçı + güçlü kadın) pfff Yani o kadar şehirler, krallıklar düşüyo abi 15 ay önce Saige dangalağı küçücük kızın ölümüne yol açıp kendi de esir düşüyor ki bunun öncesi de var, yani en az iki seneye yakın diyarda savaş var VE bunlar oturmuş hâlâ düğün dernek yapıyorlar! DAHA YENİ tüm krallıkları çağırıp bir plan yapmaya çalışıyorlar, o da hiçbir fayda sağlamıyor. Sağlıyorsa da kitap bunu bize anlatma gereği duymuyor bir daha adı geçmiyor hiçbirinin onun yerine yok Drystan, yok Irithel, küvet veya aşk sahneleri biz çok iyi yönetiyoz dimi aşkım? Evet aşkım... Nah iyi yönetiyonuz btw Üst üste düğün kutlama yapanlar mı ararsın, milletin krallığı yanarken sözde imparatorluğun aşk meşk derdinde olması mı. Valla Reika haklıydı; bunların alıklıkları kadının canına ne kadar tak ettiyse artık. Zaten bence 4 kitap boyunca yazılmış en iyi metin Reika’nın itirafıydı: 24 tane sorumsuz ebeveynin planladığı 2. sınıf bir Hunger Games; evlilik dışı doğmuş ve masum bir kızın bile boynunu kırabilecek (öyle varsayıyordu) kadar ileri giden eğitimsiz bir tavernaciyi imparatoriçe yapamaz, YAPMAMALI! Karakter gelişimleri zaten çok komik. Zaiden lavuğu kitapta bir yerde diyor ki: "General / komutan ordusu ile birlikte olmalı, onurlu
1000Kitap
Diyarların YazarıAdora Yağmur · İndigo Kitap · 202687 okunma
Reklam
Reklam