• 168 syf.
    Freud'un baba katli fikrini, yani sürüden sürgün edilen erkek aslanların geri dönüp hem korktukları hem imrendikleri babalarıyla "özdeşleşmek" için onu alaşağı etmelerinin hayvansal dürtüsüne benzetebileceğimiz baba cinayetlerini, medeniyetin başında konumlandırması ne kadar doğrudur, tartışılır...

    Bu konuya ilişkin "Arzulanma arzusuyla korku arasında gidip gelen, babanın iktidarına talip olan oğullar devirir babayı: kendi özdeşlikleri uğruna nevrozlu bir uygarlık yapıtı..." diyor Zeynep Sayın.

    Kasıtlı olarak verdiğim "erkek" aslan örneğinin akabinde şunu ekleyeyim: İktidar cinneti sebebiyle dünya bağımlısı olanları, ölümsüz olmak isteyenleri yermek için kullanılan "sapkın" bir eleştiri vardır: Cinsel ilişkiyi gerçekleştirebilecek oranda değil pek tabii fakat ölüm katılığı sebebiyle meni depolayan kaslar da bu katılıktan etkilendiği için ipe asılan, idam edilen erkeklerde meni atımı görülebiliyormuş. Bu olay, mübalağa edilerek erkeğin ölürken dahi "iktidar" mücadelesinde olduğunun sözüm ona örtülü eleştirisinde kullanılıyor... İktidar cinneti yüzünden korktuklarına da egemen olmak isteyen, ürktüğüne öykünen bir baş olma sevdasının nerdeyse haklıyken haksız duruma sokan ayarsız eleştirisi, yakıştırması da denilebilir buna. Kitabın adına yakışmayan terbiyesiz bir örnek verdiğim için özür diliyor ve devam ediyorum...

    Öznel sınırınız mutlaka vardır; kiminizinki daha geniştir çünkü imgeleminiz daha geniştir. Bir de en uzak görünen fakat herkeste ortak olan bir sınır vardır... "Ben"lerin hiçbirine ait olmayan, dünyaya kimliksiz gelirken seni kimliklendirdiği gibi dünyadan kimlikli giderken seni kimliksizleştiren son nefesin tükendiği o an... Ölüm! Ölümden ötesine hem inanan hem de inanmayan için kanonik olmaktan bile fazlası, şüphe götürmeyen tek şey... Öleceksin!!! Var mı itirazı olan?

    O değil de mevzuyu nereye bağlayacağım ben de merak ediyorum. Neyse...

    Bağlamadan evvel paylaşmak istediğim bir pasaj var: "İmgesel'i tartıştığı ayna evresini ilk kez 1936'da Uluslararası Psikanaliz Birliği Kongresi'nde Marieband'da sunar Lacan. O güne değin kendini annesinin organlarından biri sanmış olan çocuğun aynayla karşılaşmasının öyküsüdür bu. Aynada gördüğü görüntü çocuğu irkiltir: görüntü hem kendisidir hem değildir. Travma, ayniyet, özdeşlik, kimlik travması. Kendisi ile imgesi arasından bir fay hattı, bir yarık geçtiğini fark eder çocuk; kendi zannettiği kendisi aynı zamanda hep bir başkasıdır, kendisi ve imgesi ayrılmaz bir ikilidir. Yaşadığı sürece her sabah ilk karşılaştığı kişi aynada kendisi olacak, her sabah kendini bir imge olarak örgütlemekle güne başlayacaktır. Anneye ya da babaya hoş görünmekle, imgesine göre mevzilenmekle başlayan, her sabah görünüşüyle yeni baştan arzulanmayı arzulayan bir imgeselliktir bu. Kimlik politikalarının ve kendini kendinin ürünü olarak konumlandırmaların suçlu başlangıcı... " Çocukluk evresi böyle iken büyüdüğünde neler yaptığına bakalım insan çocuğunun... Mülkiyet ve Simgesellik sokağına açılan İmgesellik kapısı'ndan dışarıya çıkalım...

    Mülkiyet ve Simgesellik kapısından içeri girince gördüğümüz şeylerden biri şudur: Kendi yaşadığı dönemi de dünyanın büyük çağlarından biri olarak değerlendiren her yalan ağzına yuva yapmış mitoman ve hubris tipler toplumun belleğini sıfırlamak maksadıyla bilincimizin altına altına yağmaya kalkışarak mimarlık makamına da göz dikerler. Neden? "Politik sorumluluk üstlenen herkes günün birinde: Dünya çığrından çıkmış: Ah kör talih, onu düzene sokmak için ne yazık ki ben doğmuşum deme noktasına gelir." Örneğin, Hitler, "Alman Mimarlık ve Sanat Sergisi" açılışında şöyle diyor: "Her büyük çağ, kendini tamamlayan değer ifadesini inşaat yapıtlarında bulur. Halklar içsel olarak büyük zamanlardan geçtiğinde bu zamanlar kendilerini dışsal olarak ifade eder. Yapıtların dile getirdikleri böyle zamanlarda konuşulandan daha ikna edicidir: taştan yapılma bir sözdür." Peki... Madem ki bireysel tabiatın ifadesi insan yüzü, o zaman bu benzetme söz konusu toplumsal tabiat olduğunda neden sadece otoriteyi, haşmeti, rahatsız ediciliği hatırlatan meslek gruplarına ait tipolojilerle canlandırılmak zorunda diye sorası geliyor insanın, değil mi? Cevabı kitapta da var: Korku aşılayıp susturmak... Çok şükür bizim ülkede bu yok. Keza milli bitki örtümüz ezelden beridir TOKİ, biliyorsun... (ironi yazara aittir)

    Mülkiyet ve Simgesellik ile imge/düşlerinizi, sınırlarınızı belirlemeye kalkışan, karabasanlarınızı çeşitlendiren bir düzen anlayışı... O'nun simgesel düzeninin dışına çıkmak istersen en başta sen "çapulcu" olarak yaftalanırsın. Bellek silimine, tarihi sıfırdan yazmaya kalkışanların neleri tahrif ettiğine bir bakın tarihte... Ahmet Hamdi Tanpınar, bir mimar değil ama, "gerçek inşa, eklemekten geçer" demiş.

    E artık mülkiyet de senin olduğuna göre sıra geldi istediğin ölümlere kimlik vermeye... Ya da kimliksizleştirmeye... Başının baktığı yöndekiler ödüllendirilecek... Diğerleri... Bu noktada, yazar verdiği "cenaze namazı kılınmayanlar, hain mezarlığına gömülenler, mezar işareti koyulmayanlar, mezar taşı yerine numaranlandırılanlar" örneklerinin ölüm ahlakı ile bağdaşmadığını savunmakta. Ölüm siyasallaşmamalı; teröriste bile leş diyemezsin, demekte. (Vatanıma, bayrağıma, namusuma göz diken şerefsizlere ben geberdiklerinde leş derim. Bu benim fikrim. Çetele tutacak değilim herkesin ayrı ayrı fikri vardır muhakkak) Bunun yanında, Hitler ve Goebbels'in, ölümden sonra bile kimliksizleştirmek amacıyla, yanmış cesetlerinin imha edilmiş olması dahi onları unutturabilecek midir? Hayır...

    Simgesellik, mülkiyet, imgeler ve ölümsüzlük arzusu...

    Ölümlerle başlayan bir "imge antropolojisi"nin sonuna gelirken, bu kitaptaki mezar taşlarının, maskelerin, resimlerin, Şamanizmin, Kalenderilik ve Melamiliğin, tasavvufi ölmeden önce ölmek anlayışının ve daha bir sürü şeyin değerlendirmesini daha fazla sıkmamak adına sizlere bırakıyorum.

    İlk başta kendi başını mülkiyet olarak gören insan,  Baudrillard, feci olanın yoksunluk ya da yetersizlik değil, doygunluk arzusunun öldürücü olduğunu söyler... Bir düşün derim...
  • Binlerce tehlikenin kuşattığı,
    Bitkin,donuk,binlerce korkuyla ürperen ben;
    Bedenden bir mezara,ölmeden gömüldüm!..

    William Cowper