(SeksendörtYaşındaki Bir Erkek Yahudinin Nasıl Çocuk Doğurduğunu Anlatır.)
Çok sevgili Eşekarısı,
Ölü deyip de geçme... İnsanın ölüsü, dirisinden daha gürültücü patırtıcı oluyor, ölüler öyle bağıra çağıra konuşup tartışıyordu ki, morgda sanki kıyamet kopuyordu. Özellikle geceleri gürültümüz daha da artıyordu. Çünkü biz ölüler uyumadığımızdan, geceleri canlı insanlar uyuyunca bizim sesimiz büsbütün büyüyordu gecenin sessizliğinde. İyi ki diriler, ölülerin seslerini duymuyorlar. Yoksa morgdaki gürültü patırtımızı duysalar, ayaklandığımızı, başkaldırdığımızı sanırlardı da, öldükten sonra da başımız derde girerdi.
Morgdaki gürültü patırtımız, kavga filan değildi, daha çok şakalaşıp gülüşüp eğleniyorduk. Şakalarımıza, hatta konuşmalarımıza bile katılmayan çok yaşlı bir adam vardı. Hiç konuşmaz, hep susardı. Kımıldamadan, taşların üstüne bırakıldığı gibi yatıyordu. Yani ölü deyince ne anlıyorsan işte öyleydi. Kim olduğunu merak ettim. Dostça sorularıma yanıt bile vermedi. Orada ki ölüler de O'nu tanımıyorlardı.
Zayıf, uzun boylu bir yaşlıydı. Avurdu çökük, kemiklerine yapışık derisi çilliydi. Yüzünün derisi pul puldu. Ellerindeki, bileklerindeki, boynundaki mor damarlar pullu pullu ve çilli derisinden pırtlamış ve örümcek ağı gibi her yanını sarmıştı. Bu mor pırtlak damarlar, renkli haritalarda ki akarsulara benziyordu. Çok uzamış tırnaklarının içi kir doluydu. Böyle biri üstelik yaşlı bir ölü olunca daha da iğrenç görünüyordu.
Akşamüstü morga getirilen bir ölü, o yaşlı ölüyü tanıyormuş. Yeni getirilen, yaşlı ölüyü görünce,
“Aaa, Efrayim de burada!..” dedi.
Yeni getirilenle hemen yakınlık kurup yaşlı ölünün kim olduğunu öğrendim. Bu kirli tırnaklı yaşlı ölü, Efrayim adında çok zengin bir yahudiymiş; hem de sayılı zenginlerden... Seksen dört yaşındaymış. Tepebaşı'ndaki