Söz konusu müstağni tavra, kamuoyuna da mâl olan, ciddi itiraz İskenderpaşa dergâhı şeyhi ve ilahiyat profesörü M. Esad Coşan'dan gelmiştir. Erbakan'ı parti liderliğine dergâhın kendinden önceki şeyhi ve kayınpederi olan Mehmet Zahid Kotku'nun getirdiğini, dolayısıyla parti hareketinin tekkenin fonksiyonlarından biri olduğunu ifade eden Coşan, hakiki liderliğin esasen kimde ve hangi kurumda olması gerektiğini bu argümanlarla ilan edecektir. Üstelik Coşan İslami bir hareketin başında politikacıların değil "peygamber varisi âlimlerin" olması gerektiğini düşünmektedir. "Kayıtsız" tavrına karşı bir teklif olarak sunulan "âlimler meclisine" mukabil Erbakan'ın "şura kurup da başıma hocalar belasını mı alayım" dediğini ileri süren Coşan, Millî Görüş'ün kesinlikle bir "cihat karargahı", Erbakan'ın da bir "cihat emiri" olmadığını belirtecektir. Bu neticenin benzerine Coşan'dan yaklaşık on yıl önce Necip Fazıl tarafından Rapor'unda temas edilmiş; Erbakan'ın hilafet ve biat talebinden ayıplama ve kınama üslubunda bahisle, bu durumun en başta Kotku tarafından uygun görülmeyip reddedildiği bildirilmiştir. Millî Görüş'ün "ben merkezci" İslamî hareket teorisi Nurculuk, Süleymancılık gibi büyük geleneksel akımlarca doğal olarak dikkate alınmamıştır.
Şecere Yayınları
Din
…bizi daima herhangi bir kuraldan ve onun “önyargısı”ndan kurtardığı için sıkıntıya ve büyük değişkenlik gösteren hastalığa bile müteşekkir, tanrıya, şeytana, koyuna ve içimizdeki kurda müteşekkir, günaha varana kadar meraklı, vahşete varana kadar araştırmacı, tutulamayan için tereddütsüz parmakları, hazmedilemeyen için dişleri ve midesi olan, keskin görüş ve keskin duyular gerektiren her zanaata hazır, her türlü gözüpekliğe hazır, bir “özgür istem” fazlalığı sayesinde, nihai amaçlarını kimsenin kolaylıkla göremediği ön ve arka ruhlarla, hiçbir ayağın sonuna kadar yürüyemediği ön planlar ve arka planlarla, ışığın örtüleri altında gizli olan, fetheden, hem mirasçılara hem de savurganlara benzediğimizden, sabahtan akşama kadar tasnifleyiciler ve koleksiyoncular, zenginliğimizin ve tıka basa dolu çekmecelerimizin cimrileri, öğrenmede ve unutmada tutumlu, şematize etmede yaratıcı, bu arada kategori cetvelleriyle gururlu, bu arada kılı kırk yarıcı, bu arada çalışmakta güpegündüz de gece kuşu; hatta gerektiğinde — ve bugün gerekiyor — bizzat korkuluk: özellikle de yalnız başınalığın doğuştan yeminli kıskanç dostları olduğumuz sürece, kendi en derin gece yarısı, öğle yalnız başınalığımızın — bu türden insanları biz, biz özgür tinliler!
Sayfa 53·Kitabı okuyor
Alıntı
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
İstanbul Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç. Server Tanilli, “Uygarlık Tarihi” adlı ders kitabından ötürü Devlet Güvenlik Mahkemeleri önüne çıkarıldı. Ve Tanilli beş yıldan on yıla kadar hapis cezalarının gölgesi altında şöyle haykırdı: - Doğrudur veya yanlıştır, taraftar olunur veya olunmaz, bir bilim adamı olarak kabul ettiğim metod, görüş ve düşüncelerimden dolayı kime karşı sorumluyum? Yaşadığım çağa ve topluma karşı... Ya mahkemelere?.. Asla!
Sayfa 167 - um:ag yayınları·Kitabı okudu
Siyasi Tarih
Zinnüreyn, bu do­kuz kardan sonra on zarardan bahsedecekti: "On şey ziyan olup gitmiştir: Soru sorulmayan âlim, amel edil­meyen ilim, kabul edilmeyen doğru görüş, kullanılma­yan silah, içinde namaz kılınmayan mescit, okunma­yan Mushaf, sarf edilmesi gereken yerlere harcanma­yan para, binilmeyen vasıta, dünya heveslisinin içinde­ ki züht bilgisi, ahiret azığı temin edilmeden geçirilen ömür."
XX. yüzyılın büyük ütopik ideolojileri ortadan kalktı ve -Avrupa'nın tanıdığımız halini oluşturmada büyük rol oynamış olan-Hıristiyanlık toplumun uç sınırlarına ötelendi; ortak duygunun temeli değil azınlığın bir seçimi niteliğine büründü. Yinelemekten keyif aldığım üzere insani toplumun etolojik¹ temeli olan ve Sina Dağı'nda verilmiş olan On Emir, birkaç onyıl içinde un ufak olmuştur ve gülünçleştirilmiştir; sanki artık gereksinmemiz olmayan arkaik bir yaldız gibidir. Gerçekten böyle midir? İnsanoğlu bütünüyle yüzeysellikle, acil tüketimle, kendi özgürlük düşüncesinin köleleştirilmesiyle yaşayabilir mi sahiden? Milyonlarca bireysel gerçeklik kırıntısının oluşturduğu bir toplum, gelişme, yapılanma yolunda mıdır yoksa sadece günlük nevalesini bulma amacıyla büyük ovalarda hareket eden sığır sürüleri misali gezgin bir toplum mudur? İyi ve kötü konusunda ortak bir görüş kalmadığından yeni kuşakları yetiştirirken hangi değerleri temel alacağız? İnsanoğlunun hâlâ "duygusal" bir eğitimi söz konusu mudur yoksa daha içgüdüsel duyguların denetlenemez akıntısına boyun mu eğilmiştir? Bir bölümü yayımlanmamış olan, bir bölümünü de son yıllarda gazetelerde paylaştığım bu görüşlerim, yenilikler ve başkalaşmalar konusunda böylesine zengin olan günümüzde bir tür seçim hakkını gündeme getirmeyi amaçlıyor. İnsan için ve insana karşı olan nedir? İşte, oluşturacağımız dünyanın niteliğini büyük ölçüde bu ayrım belirleyecektir. Oyundaki bu el bizzat insan doğasının düşüncesidir. SUSANNA TAMARO
Sayfa 12 - Etoloji: Hayvan davranışları inceleyen bilim dalıdır·Kitabı okudu
Epilepsi iddiası
Tarihte (özellikle Orta Çağ Batı dünyasında) buna muhtelif kılıflar bulunmaya çalışıldı. Örneğin bu durum, sara (epilepsi) nöbeti ile açıklanmaya çalışıldı. Yakın döneme kadar söylenen bu itham, ilk dönem oryantalistlerinin bazılarında bile tezahür buldu. Şu koca öyküyü, birinin epilepsi hastası olmasına bağlamaya çalıştılar. Bugün elbette ciddi bir savunucusu olmayan saçma bir görüş olarak ele alınıyor. Montgomery Watt: "İslam'ın muarızları Hz. Muhammed'in saralı (epilepsi) olduğunu, bu nedenle dini tecrübelerinin hiçbir geçerliliği olmadığını iddia etmişlerdir. Gerçekte tasvir edilen belirtiler, sara belirtileriyle aynı değildir. Zira bu hastalık, fiziki ve zihnî bozukluklara yol açmaktadır. Oysa Muhammed, hayatının son anına kadar tüm yeteneklerine tam olarak hâkim durumdaydı. Ancak, böyle bir suçlama yapıldığı gerçek olsa bile iddia tümüyle sağ duyudan yoksundur, sadece cehalet ve ön yargıya dayalıdır. Bu tür fiziksel hareketler dinî tecrübeyi ne geçerli hâle getirir ne de geçersiz kılar. Hz. Muhammed'in vahiylerinin gelmesini sağlayıcı bir yönteme sahip olup olmadığını bilmek ilgi çekici olacaktır." Leone Catani: "Hâlbuki sara (epilepsi) ile hiss-i dini (dini hisler) arasında ne münasebet bulunduğu malum olmadığı gibi hiss-i dinînin sara neticesi olacağı da sabit bir şey değildir. Hissiyat-ı diniyye, kalbin ve müfekkirenin en necip (kıymetli) bir parçasını teşkil ederler. O müthiş hastalığa tutulanların mesail-i diniyyeyi tefekkür ve mülahazada daha meyyal ve müstaid (anlayışlı) olacaklarına dair ise elimizde hiçbir delil yoktur.” Leone Catani başka bir yerde şunları kaydetmektedir: "Bu suretle Muhammed'in, gençliğinde saralı (epilepsi) olduğu hakkındaki bütün yanlış nazariyeler ortadan kalkmaktadır. Mesleğinin tarihî devresinde Muhammed'in saralı olmadığı ise
Sayfa 393 - İnsan Yayınları·Kitabı okuyor
Alıntı