Her hikâyenin bir sonu vardır.
Ama bazı sonlar, bir veda olmaktan çok daha fazlasıdır.
Son Savaş, yalnızca Narnia Günlükleri'nin son kitabı değil; çocukluğa, masallara ve yıllardır sevdiğimiz bir dünyanın son nefesine tanıklık ettiğimiz bir veda mektubu. C. S. Lewis bu kez okuru yeni bir maceraya değil, Narnia'nın kaderinin belirleneceği son yolculuğa çıkarıyor.
Narnia'nın son kralı Tirian'ın hüküm sürdüğü dönemde, kurnaz bir maymun sahte bir Aslan yaratır. Aslan postu giydirilmiş masum bir eşek aracılığıyla halk kandırılır, gerçekler çarpıtılır ve Narnia yavaş yavaş kendi özünü kaybetmeye başlar. Yalanlar büyüdükçe dost düşmana, gerçek sahteliğe karışır ve sonunda Narnia tarihinin son savaşı kaçınılmaz hâle gelir.
Fakat bu kitap aslında bir savaşı anlatmıyor.
Bir dünyanın sonunu anlatıyor.
Daha da önemlisi...
Gerçeğin unutulmasını anlatıyor.
Lewis bu romanda serinin önceki kitaplarından çok daha karanlık bir atmosfer kuruyor. Çünkü artık mesele yalnızca iyilerle kötülerin mücadelesi değil. İnsanların doğru ile yanlışı ayırt edemediği, yalanın gerçek gibi kabul edildiği bir dönemde yaşanan çöküşü izliyoruz.
Kitap boyunca beni en çok etkileyen şey Tirian'ın umutsuzluğuydu.
Kaybettiğini bile bile savaşmaya devam etmesi...
Sonucun değişmeyeceğini bilse de doğru olanın yanında durması...
Belki de gerçek cesaret tam olarak budur.
Kazanacağından emin olduğunda savaşmak değil.
Kaybedeceğini bildiğinde de vazgeçmemek.
Bazı karanlıklar gözle görülmez.
Bazı büyüler ise insanın zihnini ele geçirir.
Gümüş Sandalye, Narnia Günlükleri'nin en karanlık, en olgun ve en düşündürücü kitaplarından biri. Bu kez hikâyenin merkezinde ne büyük savaşlar ne de taht mücadeleleri var. Lewis bizi yeraltının karanlık dehlizlerine, unutulmuş bir prensin peşine ve gerçekle yanılsamanın birbirine karıştığı tehlikeli bir yolculuğa çıkarıyor.
Eustace ve okul arkadaşı Jill Pole, Aslan'ın verdiği görevle yıllar önce kaybolan Prens Rilian'ı bulmak için Narnia'dan kuzeye doğru yola çıkarlar. Ancak bu görev sandıklarından çok daha zordur. Devlerin ülkesi, terk edilmiş şehirler, yeraltındaki karanlık krallıklar ve insanın aklına bile güvenemeyeceği bir düşman onları beklemektedir.
Bu kitapta beni en çok etkileyen şey macera değildi.
Karanlıktı.
Lewis ilk kez Narnia'nın masalsı yüzünü geri plana çekiyor ve okuru daha ürkütücü, daha melankolik bir atmosferin içine bırakıyor. Hikâye ilerledikçe yalnızca karakterler değil, okur da neyin gerçek neyin aldatmaca olduğunu sorgulamaya başlıyor.
Özellikle Yeşil Cadı'nın yeraltındaki sahneleri...
Narnia serisinin en unutulmaz bölümlerinden bazıları.
Çünkü burada verilen mücadele yalnızca fiziksel değil.
Bir inanç mücadelesi.
Bir hatırlama mücadelesi.
Bir gerçeğe tutunma mücadelesi...
Cadı, kahramanları zincirlerle değil; şüpheyle esir almaya çalışıyor.
Onlara gördükleri dünyanın bir hayal olduğunu söylüyor.
Bazı yolculuklar bir varış noktasına ulaşmak için yapılır.
Bazıları ise insanı değiştirmek için.
Şafak Yıldızı'nın Yolculuğu, Narnia Günlükleri içerisinde belki de en büyülü, en şiirsel ve en unutulmaz macera. Bu kez Narnia'nın kaderini belirleyecek büyük bir savaşın değil, bilinmeyene doğru yapılan bir keşif yolculuğunun içindeyiz. Lucy, Edmund ve kuzenleri Eustace; Kral Caspian'ın gemisi Şafak Yıldızı ile doğunun en uzak denizlerine doğru yelken açıyor. Amaçları, yıllar önce kaybolan yedi Narnia lordunun izini sürmek. Ancak onları bekleyen şey yalnızca kayıp insanlar değil; korkuların gerçeğe dönüştüğü adalar, ejderhalar, görünmez düşmanlar ve dünyanın sonuna uzanan gizemli bir yolculuk.
Bu kitapta beni en çok etkileyen şey, hikâyenin aslında bir deniz yolculuğundan çok bir iç yolculuk olmasıydı.
Özellikle Eustace...
Serinin başında kibirli, bencil ve katlanılması zor bir çocuk olan Eustace'ın yaşadığı değişim, Narnia Günlükleri'nin en güçlü karakter gelişimlerinden biri. Çünkü Lewis burada bize çok önemli bir şey söylüyor:
İnsan değişebilir.
Ama değişim her zaman acıtır.
Her ada yeni bir sınav.
Her durak yeni bir yüzleşme.
Her dalga karakterleri biraz daha olgunlaştırıyor.
Şafak Yıldızı ilerledikçe hikâye de büyüyor. Başlangıçta bir macera gibi görünen yolculuk, zamanla insanın korkularını, arzularını ve içindeki karanlığı sorguladığı bir arayışa dönüşüyor. Bu yüzden kitap yalnızca çocuklar için yazılmış bir fantastik roman gibi hissettirmiyor; her yaşta okura farklı şeyler söyleyen zamansız bir masal gibi duruyor.
Ve sonra doğuya ulaşıyoruz...
Denizin bittiği yere.
Haritaların sustuğu yere.
Bazen bir yere geri dönersiniz...
Ama bıraktığınız hiçbir şeyi yerinde bulamazsınız.
Prens Caspian, Narnia Günlükleri'nin belki de en hüzünlü kitaplarından biri. Çünkü bu kez kahramanlarımız büyülü bir dünyayı keşfetmiyor; unutulmuş bir dünyayı yeniden hatırlamaya çalışıyor.
Peter, Susan, Edmund ve Lucy yeniden Narnia'ya döndüklerinde onları büyük bir sürpriz bekler. Onlar için yalnızca bir yıl geçmiş olsa da Narnia'da yüzlerce yıl geçmiştir. Altın Çağ sona ermiş, konuşan hayvanlar saklanmaya başlamış, eski hikâyeler efsaneye dönüşmüş ve Aslan'ın adı bile unutulmaya yüz tutmuştur.
Bir zamanlar kralların ve kahramanların ülkesi olan Narnia artık kendi geçmişini kaybetmektedir.
İşte tam bu noktada sahneye Prens Caspian çıkar.
Tahtı elinden alınmak istenen genç bir prens...
Kaybolmaya yüz tutmuş bir dünyanın son umudu...
Ve eski Narnia'nın yeniden doğuşunu başlatacak kişi...
Bu kitapta beni en çok etkileyen şey savaşlar ya da macera olmadı.
Beni etkileyen şey, Lewis'in değişim kavramını ele alış biçimiydi.
Çünkü Prens Caspian'ın anlattığı şey aslında hepimizin yaşadığı bir duygudur.
Bir gün dönüp baktığınızda çocukluğunuzun sokaklarını tanıyamamak...
Eskiden çok sevdiğiniz şeylerin kaybolduğunu görmek...
Ve hatıraların bile zamanın içinde silinmeye başlaması...
At ve Çocuk, Narnia Günlükleri içerisinde belki de en az konuşulan kitaplardan biri. Oysa serinin en insani, en duygusal ve en dokunaklı hikâyelerinden birini anlatıyor.
Bu kez ne bir gardırop var.
Ne başka bir dünyaya açılan gizemli bir kapı.
Ne de büyük bir kehanetin merkezindeki kahramanlar...
Bu kez karşımızda yalnızca kim olduğunu bilmeyen bir çocuk var.
Shasta.
Kendisini değersiz sanarak büyümüş, hayatı boyunca ait olduğu yeri aramış bir çocuk...
Ve bir gün kaçmaya karar veriyor.
Fakat çıktığı yolculuk onu yalnızca özgürlüğe değil, kaderine götürüyor.
Çöller aşılır.
Dağlar geçilir.
Krallıklar arasında savaş rüzgârları eser.
Ama hikâyenin merkezinde her zaman aynı soru kalır:
"İnsan gerçekten kim olduğunu nasıl öğrenir?"
Lewis bu kitapta maceranın içine öyle güçlü duygular yerleştiriyor ki bir süre sonra savaşları, entrikaları ve yolculuğu unutup karakterlerin yalnızlığına odaklanıyorsunuz.