Bundan birkaç ay önce, hayatımı yeniden kurmaya karar verdiğim ve kendime bir çocukluk armağan edeceğimi inatla söylediğim sıcak bir yaz gününde, Narnia serisinin ilk kitabını okumaya başladım. Filmlerini oldukça geç izlemiş olmam yetmezmiş gibi kitaplarına da ancak üniversite yıllarımın sonunda denk gelmek içimde küçük bir pişmanlık filizinin baş vermesine neden olsa da hayatta hala yüzümü güldürecek bir şeyler olduğunu fark etmek, her zorluğun sonunda tutunabileceğim bir umut ışığı bulmam için motive olmamı sağlamak; bazen yalnızca dünyanın karmaşasından kaçıp bir dolaptan geçtiğimi, Kraliçe Lucy'nin Bay Tumnus ile karşılaştığı ancak geçmişi çok daha eskilere dayanan o sokak lambasının altına yürüdüğümü, etrafta konuşan kuşların, dans ederek gezinen yaprakların olduğunu düşündürmek gibi yıldızlı maddelere sahip oldu bu seri hayatımda ancak her güzel şeyin olduğu gibi, bunun da sonuna geldik. Kitapları bitirmemek için aralarına birkaç farklı eser eklememe, ertelememe rağmen Son Savaş, yani serisinin yedinci kitabı da yeni başlayan yılda, adeta Puck tarafından yapılmış hinlik dolu bir şaka gibi bir sonu temsil ediyor. Bu "son" kelimesinin içine birinci kitaptan bu yana tanıdığım, hayatlarına ve maceralarına ortak olduğum tüm karakterleri katıyorum. İtiraf edeyim, bu süreçte en çok da Clive Staples Lewis, tanıştığıma en memnun olduğum kişiydi. Yazı dilinin yalınlığı, başımı dizlerine yaslamışım da masallarını dinliyormuşum gibi hissettirmiş oluşu, aniden İngiltere'nin küçük bir kasabasında, kurabiye kokulu bir evin şömineli salonunda uzanmış, yaşlı, çok yüksek ihtimalle gözlüklü bir büyükbabanın sözleri gibi kibar, özenli ve güvende hissettiren yapay anılar getirdi zihnime. Bir yandan onun Aslan olduğunu düşünüyor, diğer yandan filmlerinde gördüğümüz ve sonradan,