Müslüman düşünürler, fıkıh alimleri ve İslam siyaset teorisyenleri, İslam’ın yönetimde şart olmasını temelde şu ana gerekçelere dayandırırlar:
1. Hakimiyetin Allah’a Ait Olması (Tevhid İnancı)
İslam inancına göre mutlak egemenlik, yaratıcı olan Allah’a aittir. Kur'an-ı Kerim'de yer alan "Hüküm ancak Allah'ındır" (Yusuf Suresi, 40) gibi ayetler, meşruiyetin kaynağının beşeri (insani) iradeler değil, ilahi irade olduğunu savunur. Bu görüşe göre:
İnsanlar kanun koyucu değil, Allah’ın koyduğu adalet ilkelerini uygulayıcıdırlar.
Yöneticiler halkın üzerinde mutlak bir güce sahip değil, Allah’ın mülkünde birer emanetçidir.
2. Adalet ve Liyakat Esası
İslam siyaset düşüncesinin merkezinde adalet kavramı yer alır. Beşeri sistemlerin (kapitalizm, sosyalizm vb.) zamana, güce veya gücü elinde bulunduran sınıfların çıkarlarına göre şekillenebileceği ve bu yüzden zulme açık olduğu savunulur.
İslam’ın getirdiği hukuk (Şeriat), zengin-fakir, güçlü-zayıf, yöneten-yönetilen ayrımı yapmaksızın herkesi eşit kabul eder.
Yönetimin, kişisel hırslardan uzak, ilahi bir denetim bilinciyle (taktir, ahiret inancı) yürütülmesi gerektiği için İslam'ın şart olduğu ifade edilir.
3. İnsanın Kendi Kendine Yetersizliği
İslam felsefesine göre insan, aklı ve iradesiyle muazzam işler başarabilse de, bencillik, öfke, hırs ve sınırlı öngörü gibi zaaflara sahiptir.
İnsanların kendi koydukları kanunlar zamanla kendi çıkarlarına hizmet edebilir.
Bu nedenle, toplumsal düzeni, insanı en iyi tanıyan "Yaratıcı"nın kuralları (vahiy) çerçevesinde yönetmek, toplumsal huzurun ve fıtratın (insan doğasının) korunması için bir zorunluluk olarak görülür.
4. Kamu Yararı ve Ahlaki Düzen (Maslahat)
İslam hukuku, toplumun genel yararını (maslahat) ve beş temel esasın korunmasını amaçlar: Can, mal,