• Ayrıntılara önem veririm. Mesela işte bir tanesi: 'Değişik Tütün Cinslerinin Külleri Arasındaki Farklar Üzerine.' Bu makalede yüz kırk çeşit puro, sigara ve pipo tütününü renkli tablolarla sıralayarak külleri arasındaki farkları gözler önüne serdim. Bu detay, ceza davalarında hep dikkate alınır ve yer yer kanıt olarak olağanüstü değer taşır.
  • Kurtuluş yolunu göstermek iddiasıyla köyden gelen bir adam'ın başarı öyküsü. Olağanüstü bir zeka,olağanüstü bir öngörü,olağanüstü bir karakter.. ama gerçek bir karakter. Rasputin ismi büyük olduğu gibi ölümü'de büyük olmuştur normal biri gibi ölmemiştir.. Yüksek dozaj'da siyanür içirilmiş,göğsüne,sırtına,kafasına kurşun sıkılmış ama bunların hepsi yetersiz kalmıştır o boğularak ölmüştür.
  • Siz hiç kahveye gittiniz mi ? Ben gittim, hem de çok gittim. Lisedeyken gittim, üniversitedeyken gittim, üniversiteden mezun olunca gittim. Şimdi gider miyim gitmem. Yahu şehirde kahveye mi gidilir, şehirde starbucksa gidilir. Oraya da ben gitmem. Köyde olsam ama öfff, kahveden çıkmam. Sabahtan akşama kadar kahvenin başını beklerim. Çay içerim, cigara içerim, Süleyman Dayım ile bu yıl ektiği mahsul üzerine muhabbet ederim, Halil Amcama uzaktaki oğlunu sorarım, Hasan dedemin ihtiyarlıktan çektiklerini dinlerim, masayı tamamlarsam iskambil oynarım, canım isterse falıma bakarım, bulmaca çözerim, gazete okurum hiçbir şey yapmazsam oturur hülyalara dalarım be.. Kahvede hiç yapılacak iş biter mi?

    Kahvelerde insanlar gibidir, mevsimlerden etkilenirler, yazları başka kışları başkadır. Yazları ben pek sevmem, insanlar hep yorgun olurlar, işlerden konuşurlar. Kışın öyle mi ama ne iş vardır ne güç. Herkes kahveye gelir. İş güç derdi yoktur. Bu dert olmadı mı da değmeyin keyfimize. Dışarıda lapa lapa kar yağar. Kahvenin ortasında kocaman bir soba yanar. Sobaki ne soba, kocaman böyle. Kahveci Topal Hasan kocaman bir kütük getirir içine atar. Gümbür gümbür yanar, kıpkırmızı kesilir. Millet sobaya sarılır, ohh sıcacık. Dışarıda her yer buz kesmişken sobanın dibinde olmak gibi var mı be.

    Ben tüm kış sobanın hemen yanına otururum, sıcak gibisi var mı be, kemiklerim ısınsın biraz. Oturur çayımı içer, muhabbeti dinler, etrafı seyrederim. Bazısı hiddetli muhabbete dalar, bazısı uyuklar, bazısı derini hülyalara dalar, bazısı iskambil oynar, bazısı televizyon seyreder ben sadece onları seyrederim. Birisi daha göründü buğulu camların ardından. Üstünü silkiyor. Külahını çıkardı, kapıyı açtı içeri girdi. Hasan Dede’ymiş. Ulan be, bu adam da hem ihtiyarlıktan şikayet eder hem karda kışta o kadar yolu teper kahveye gelir. Kim bilir yolda kaç kere düşüp şaşmıştır. Senin evinde soba yok mu be, otursana başında sıcacık, ne işin var bu karda. Her Allah ‘ın günü buradasın. Nene ne yapacak kendi başına evde. Kapıyı açar açmaz yüzünde bir ferahlama. Yine geldim, başardım, ısınmayı hak ettim, biz eski toprağız pabuç bırakır mıyız ifadesi. Daha sobaya beş metre varken uzattı titreyen ellerini. Gözlükleri de girer girmez buğulandı. Çek bakalım Hasan Dede bir sandalye sobanın başına. Hasan Dedeme bir çay benden.

    İşte bu da bir hikaye tadında inceleme. Kahvelerin sıcaklığını, samimiyetini, Sait Faik’in eserinin ismini niye Mahalle Kahvesi koyduğuna dair bir öngörü. Hikayenin sonunun merak ediyorsanız; bir dönem çok kar yağdı belki yarım metre belki daha da fazla. Hasan Dede üç gün kahveye gelmedi, dördüncü gün ölüm haberini aldık, diyebilirim çok başka finallerde yazabilirim. Hem insan da öldürmek istemiyorum hikayelerim de, onlar gerçekten yaşayıp ölmüş gibi hissediyorum (Sait Faik). Buradaki konumuz Sait Faik ve hikayeleri, hikayelerine seçtiği isimler. Kendi hayatını anlatıp kitabın ismini Lüzumsuz Adam koyması. Doğayı ve adayı anlattığı kitabını ismini Son Kuşlar koyması, hatta orada bir cümlesi vardır Faik’in; biz yaşadık, gördük. Ah be çocuklar en çok sizin için üzülüyorum, siz ne göreceksiniz, diye. Neredeyse her cümlesinden ölüm ve yalnızlık akan, kendinin de son kitabı olduğunu bildiği Alemdağ’da Var Bir Yılan. Samimiyeti, sıcaklığı, güzel insanları anlattığı Mahalle Kahvesi.

    Ah be Faik seni ne zaman anlatmaya kalksam içim burkuluyor, ciğerim yanıyor. Ne güzel şeyler yazmışsın yine. Kahvedeki gözlemlerin, polislerin evine gelip “o kestaneci çocuğu kurtaralım, adam olsun, okusun,” dedikleri Kestaneci Dostum , benim en çok sevdiğim hikayelerinden biri olan Plajdaki Ayna, Karanfiller ve Domates Suyu, aslını kaybedip tekrar yazdığın Ermeni Balıkçı ve Topal Martı, Sinağrit Baba… Daha neler neler.. Her kitabın ayrı bir tat, her kitabın her hikayen bambaşka bir dünya.

    Ulan be Sait, bunları nasıl gördün, nasıl duydun, nasıl yazdın? Nerelere gittin nereleri gördün, kimler sana neler yaşattı? Bilmiyorum belki de bir yerlerden yazdıklarımı görüyorsundur, okuyorsundur. Senden ilham alan, senin büyüklüğün gören, yaşadıklarını hisseden insanlarda var yeryüzünde. Belki üzülüyorsundur belki seviniyorsundur. Kim ne kadar bilir seni, ne kadar insan, ne kadar derin bir insan olduğunu. Yalnız şunu bilki o kısacık ömründe öleceğini bile bile yazdığın; yalnızlık, hüzün kokan hikayelerini birileri senden yüzyıl sonra okuyor, tekrar tekrar okuyor, hikayelerin arkasındaki o Sait Faik’i görüyor senden ilham alarak hikayeler yazmaya çalışıyor.

    En derin saygı ve en içten sevgilerimle…
  • Dünyanın en sabıkalı ilaç firması Baxter, yabani kuşların taşıdığı H5N1 virüsünü, insanların sezonluk kullandığı grip aşısı H3N2 ile karıştırıp dünyaya satmıştı! Bak şu talihsizliğe! Aynı Baxter domuz gribinden 6 ay önce, domuz gribi aşısı H1N1 patenti almak için başvurmuştu. Ne öngörü!
  • Nihai felakete inanıyorum. Az zaman sonra. Hangi biçimi alacağını bilmiyorum, ama kaçınılmaz olduğundan katiyetle eminim. Her tür öngörü riskli ve gülünçtür. Ama bunun kötü bir dönemeç olduğu ve de iyi bitemeyeceği çok iyi hissediliyor.
  • Stefan Zweig, çok geniş bir psikoloji birikimini eserlerinde bütünüyle kullanmış ender yazarlardandır.
    Zweig ölümünden hemen önce tamamladığı birkaç düzyazı metinden biri olan Satranç'ı kaleme aldığı sırada, karısı Lotte Zweig ile birlikte göç ettiği Brezilya'da yaşamaktaydı. Satranç'ta da, olay yeri olarak New York'dan Buenos Aires'e gitmekte olan bir yolcu gemisini seçmiştir. Bu gemide tamamen rastlantı sonucu karşılaşan üç kişi: yeni dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic, sıradan bir satranç oyuncusu olan anlatıcı ve bir zamanlar çok usta bir satranç oyuncusu olan, ama hayli zamandır satrançtan uzak kalmış bulunan Dr. B., öykünün aktörleridir.


    Kitabı okurken karakterlerin girip çıktığı psikolojik durumlar ve kazanma arzuları sizi öyle bir satranç öğrenmeye itiyor ki anlatılmaz yaşanır cinsten.

    Kitabı okuduktan sonra Satranç'ın sadece bir oyundan ibaret olmadığını bundan daha fazlası, iki hece, 7 harf, milyonlarca farklı kombinasyon, diziliş, ihtimal, hesap, taktik, saldırı, savunma, sabır, öngörü, zeka, dikkat... daha da gider bunlar.

    Akıcı bir o kadar da güzel bir kitap. Tavsiye ederim. Keyifli okumalar.
  • cok guzeldı okueken cok dusundum ve zevk aldım tabı bazı gerceklerı ınsanın yuzune carpıyor seneca nın tanrı doğa insan hakkındakı dusuncelerı anlatılmış başucu kitabı