Zulüm, bütün dünyanın ortak bir problem olarak kabul ettiği bir olgudur. Bu kadar geniş bir karşılık bulan bir meselenin, yaratıcıdan bağımsız tanımlanması mümkün değildir Zulmü yaratıcının varlığı üzerinden tanımlamak ise. Müslüman olmanın sonucu değildir. Aksine, insan olmanın gereğidir.
Sayfa 210·Kitabı okudu
1000Kitap
Mahmutpaşa pazarına dönen terapist dünyası :))
Apandisit ameliyatından ya da çürük diş çekiminden farklı olarak psikoterapi, psikanaliz gibi yöntemlerin iyi geldiğini gösteren araştırma, veri, kanıt yok. Sonucun belirleyicisi o iki kişinin ortak yolculuklarında oluşturdukları güven temelindeki ilişki. Meslekte genel görüş: Terapiye gelenlerin üçte birine iyi gelir, üçte biri aynı kalır, üçte biri kötüye gider. İyi gelenler arasında da; problem zamanla kendiliğinden mi düzeldi,birisinin dokunuşu, sevgisi mi iyi geldi, bunu bilemeyiz. Sorun, iyileşmenin somut kanıtının olmaması. Kararı terapist mi veriyor, ben mi, ikimiz birden mi? Senin bir şeyin yok git diyen de var, bilmem kaç yıl sürecek seansları isteyen de. Neye göre? Karar, kapısını çaldığınız terapistin... Son yıllarda yaşam koçları ve TikTok terapistlerinin de türemesiyle mesleki alan Mahmutpaşa pazarına döndü.
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Arap Milliyetçiliğinin Ölümü: Bir Otopsi
Arap milliyetçiliği yükselen diğer siyasal güçlerin niçin bu kadar kolay avı oldu? Bir zamanlar o denli güçlü olan bir ideoloji birkaç başarısızlıkla nasıl çöker ve çözülür? Yoksa yenilmez gibi görünen Arap milliyetçiliği özünde güçlü olma ve hayatta kalma özeliklerine sahip değil miydi? Bu sorular çok soruldu ve pek çok da cevap verildi. R. Stephen Humphreys’in cevabı en ikna edici olandır. "Arap milliyetçisi düşünürler... kendilerinin ve halklarının önündeki hayati problemleri kurumlarla ilgili bir problem olmaktan çok bir kimlik problemi olarak gördüler. Cevabı aranan soru, Arapların nasıl ortak bir siyasal hayat veya etkin devlet kurumları kurabileceği değil, kimin Arap olduğuydu?... [Öngörülen Arap] devletinin nasıl oluşturulacağını, onun farklı bölgeleri arasındaki ilişkilerin nasıl tanımlanacağını ve siyasal sistem içinde farklı sosyal grupların nasıl temsil edileceğini ciddi biçimde çok az yazar sordu." Her ne kadar Humphreys telaffuz etmese de, burada Arap milliyetçiliğinin küçük siyasal başarısızlıkların ardından eski gücüne kavuşamamasının nedeninin, onun muhafızlarının işleyen demokratik kurumlar yaratmaya ilgi duymamaları olduğu ima edilmektedir. Demokrasilerde en üst yönetici, yetkiyi siyasal sisteminin anayasal meşruluğundan alır; ancak otoriter sistemler, kendi siyasal liderlerini, yasal kurumsal yapı üzerinde yer alan bir kontrol mevkisine taşır ve böylece siyasal sistemin meşruluğunu ve onun değerlerini yalnızca liderin güvenilirliğine bağlı kılar. Başka bir deyişle, otoriter bir lider düştüğü zaman, sistemin ideolojisi ve değerleri, liderden bağımsız olarak anayasal düzenlemelerle desteklenmeyişleri nedeniyle, tamamıyla tehlikeye açık hale gelir. Diğer taraftan, demokratik sistemler ve onların değerleri, onların siyasal liderlerinin kişiliğini,
Sayfa 268·Kitabı okudu
Tarih ve Siyaset
Varlığımızı koruma yolları kavga,kaçma, sözel problem çözme
... hayvan türlerinde, bizimle ortak olarak, varlığı ko­rumaya yönelik sadece iki temel kaltımsal başaçıkma davranışı -kavga veya kaçma- mevcutken, daha başarılı atalarımıza şükürler olsun, bizde varlığımızı korumaya yönelik üç temel başaçıkma davranışı -kavga, kaçma ve sözel problem-çözme yeteneği- gelişmiştir.
Alıntı
Bu anlayışın temel sütunu tevhiddir. Tevhid, itikadi olarak Allah'ı birlemeyi gerektirdiği gibi toplumsal olarak Müslümanların tek vücut olmasını gerektirir. Ümmet, Müslümanların toplumsal birlikteliklerinin itikadi karşılığıdır. Müslümanlar Allah'ın inayeti ve rahmetiyle kardeşler olmuştur. Ancak bu kardeşliği sürdürmek ve insanlığın geleceği için rahmete aracı kılmak, samimi çabalara bağlıdır, Vahdet, tevhid inancının sosyal hayattaki karşılığıdır. Bugün İslam dünyasının en büyük problemlerinden biri, birbirini önyargısız, ön koşulsuz ve kardeşçe dinleyebilecek ortamların yeterince olmamasıdır. Mezhep, meşrep, etnik köken ve coğrafyaları ne olursa olsun Müslümanlar, bir araya gelmek ve ortak ilişkiler geliştirmek zorundadırlar. Tarihte yaşanan ve bugün devam eden hiçbir problem veya gerginlik alanı, Müslüman halkların birbirlerinden yüz çevirmesi için yeterli bir sebep olamaz. Çünkü Müslüman ülkeler arasındaki problemler, ontolojik boyutta değildir.
Sayfa 208 - Tire Kitap·Kitabı okudu
Bununla birlikte, Andrew Lang, Wilhelm Schmidt ve ardılları ne tür kısıtlamalara sahip olurlarsa olsunlar, gene de genelde ilkel dinlerin ve özelde de Avustralya dinlerinin önemli bir boyutunu inceleme maharetini gösterebildiler. Bir Yüksek Varlık anlayışının –söz konusu Yüksek Varlık, diğer daha karmaşık kültürlerde rastlanan Yüce Varlıklardan (Tanrılardan) ne kadar farklı olursa olsun– en azından birçok dinde ortak olarak gözlemlenen bir durum olduğu söylenebilir. “İlkel” ile “uygarlaşmış” insan arasındaki mesafe hiç de öyle derin bir uçurum gibi görünmüyordu. Ama Lang’ın son makalesinin ve Ursprung der Gottesidee’nin birinci cildinin yayımlanmasının üzerinden çok geçmeden Batı’da Zamanın Ruhu (Çağın Anlayışı, Zeitgeist) değişti ve Yüksek Tanrılar meselesine yönelik ilgi silikleşti. Emile Durkheim’ın (Dinsel Yaşamın Temel Biçimleri, 1912), Sigmund Freud’un Totem und Tabu (1913), Lucien Lévy-Bruhl’un (İlkel Toplumlarda Zihinsel İşlevler, 1910) kitapları sosyologların, psikologların, din tarihçilerinin ve eğitimli okuyucuların ilgilerini totemciliğe –özellikle de Avustralya totemciliğine– ve Lévy-Bruhl’ün la mentalité prélogique (mantık öncesi zihin) olarak adlandırdığı şeye yeniden yönlendirdi. Burada bu çalışmaların tezlerine ve hipotezlerine ilişkin kapsamlı bir incelemeye kalkışmamıza gerek yok. Buradaki tartışmamız bakımından önemli olan şey, etnologların sürekli olarak bu hipotezleri eleştirmesine ve reddetmesine rağmen, I. Dünya Savaşı sonrasında Zamanın Ruhu’nun Avustralya totemciliğini yalnızca dinin kökeni bakımından değil, ayrıca toplumun ve kültürün –hatta Batılı insanın nevrozlarının– kökeni bakımından da önemli merkezi bir problem olarak kavramasıdır.
Sayfa 40·Kitabı okudu