Eğer yaşamak kelimesinin mânası her şeyden mahrum olmak ve istirap çekmekse, her an küçülmek ve bunu nefsinde her lâhza duymaksa, bir türlü aşamayacağı bir çemberin içinde durmadan çırpınmaksa, şüphesiz ben de, benimkiler de en derin şekilde yaşıyorduk. Yok, bu kelimenin içinde biraz ruh ve imkân genişliği, birtakım hakları duymak, o içten sevinmeler, dışa karşı bir parçacık güven, etrafınızla musavi şartlar içinde rahat bir karşılaşma filán varsa, o zaman iş çok değişir. Dikkat ediniz ki, bir şeyler yapmaktan, insanlara faydalı olmaktan hiç bahsetmedim.
Ve işte, kendi içimde yürümeyi öğrendim şimdi Bitmek bilmeyen sokağa çıkma yasaklarında Anladım ki artık herkes bayraksız bir ülkeydi Beyinler telörgülerle çevriliydi, yürekler mayınlarla.
Leylâcık,
Bazıları öyledir, okumazlar, ciddî düşünemezler.
Gene de aydın olmaktan vazgeçemezler. Hâtta aydın kişi oldukları için kendilerinde mutlu bir baht, gizli de olsa, bir müstesnalık bulurlar. Bu, bir toplum derdidir.
Ferdi bunlardan ötürü ayıplamak pek doğru ve yerinde olmaz. Bilirsin ki insan, muhitiyle doğru orantılı gelişir, örnekleşir vs.
Hiç "serçe gibi" olmadım! Ustura gibiyim. Ama milyonlardan biri olduğum doğruysa utanmam. Harika çocuk, müstesna adam gibi sıfatları oldum olası düşündüm! Önemli olan ne olduğun ve oluşu içinde nerelere kadar varabileceğini kestirebilmekti.
"Diyelim ki gönlünce yaşadın say, sonu ne?
Şu ömür defterini okudun say, sonu ne?
Muradınca tam yüz yıl yaşadın doya doya,
Buna yüz daha ekle, peki amma sonu ne?
Ömer Hayyâm