Titiz bir araştırıcı defterleri inceleyip de geçen yıl Otuz Ekimle Üç Kasım arasında otelde kalanların bu yıl da aynı günlerde, aynı odalarda kaldıklarını görürse bu rastlantıyı nasıl yorumlardı acaba?
“Her zaman resepsiyonda duran otel sahibi bakışlarında hüzün olan, orta yaşlı bir adamdı ve iki parmağı eksikti. Bu adamın görüntüsünden, hangi işi yaparsa yapsın o işi beceremeyecek türde biri olduğu anlaşılıyordu. Beceriksiz insanların canlı bir örneği gibiydi. Sanki soluk mavi mürekkep çözeltisinde bir gün boyunca tutulduktan sonra oradan çekilip alınmış gibi varlığı bir uçtan diğerine başarısızlık, yenilgi ve hayal kırıklığının gölgesiyle boyanmıştı. Camdan bir kutuya koyup okulda fen dersinde göstermek isteyeceğiniz türde bir adamdı. “El attığı hiçbir işi beceremeyen adam” diye üzerine bir etiket yapıştırarak. Ona acımak için şöyle göz ucuyla bakmak bile yeterdi. Azımsanamayacak sayıda kişi de ona öfkelenirdi. Bu kadar acınası bir insanı görmek bile insanın durduk yere sinirlenmesine neden olurdu. Hal böyle olunca kim bu otelde kalırdı ki?”
Manzara öyle güzel ki, yatağa giresi gelmiyor insanın. Otelin kapısında gösterişli bir otomobil ve şoförü, isteklerimi ve bir el sallamamı beklemekte. Bakanlığın sevimli bir ata
şesi bütün gün benimle. Günlük programım bütün gazetelerde yayınlandığından bir sürü kartvizit buldum, otelde.
Kafa kesersiniz, çocuk döversiniz, kadın öldürürsünüz, tecavüz edersiniz, hayvanlara işkence edersiniz, insanları otelde yakıp Ankara da barış şarkıları söylerken paramparça edersiniz ama yaradanı seversiniz yaradılandan ötürü...
İnsanlar sanki yarın hiç gelmeyecekmiş gibi yiyorlardı. Mideleri iyice dolunca kısa aralar veriyorlar, küçük gruplar halinde toplanıp konuşuyorlar ya da talih oyunları oynuyorlardı. Ama mideleri son yediklerini sindirince yine ateşin başına geçiyorlar ve tıkabasa yemeye devam ediyorlar.