Puan vermedi·136 syf.··
2026 16. kitabı
dümdüz ve soğuk bir dille yazılmış olmasına rağmen-aslında tam da böyle yazılmalıydı- baştan sona beni öyle etkiledi ki. her duyguyu iddiasız süssüz cümlelerle aktardı bana yazar. kore edebiyatında şimdiye kadar en sevdiğim kitap oldu. yolculukta çok kitap okuyamam ama bundan gözümü ayırmadım. mutlaka okuyun. çok beğenerek #okudumbi̇tti̇
AçlıkChoi Jin-young · İthaki Yayınları · 2026397 okunma
7/10
·208 syf.··
2026 11. kitabı
Yeryüzü Sürgünleri, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından gelen Yunan işgaliyle birlikte, Ege coğrafyasında (Midilli ve çevresinde) yüzyıllardır komşu olarak, aynı denizi ve rüzgârı paylaşarak barış içinde yaşayan Türkler ve Rumların hikâyesini konu alıyor. Hasan, adanın kadim zeytinliklerinde çalışan, ekmeğini taştan çıkaran dürüst ve gururlu bir Türk genci. Sadece toprağa ve işine değil, adanın kültürüne, insanına da derinden bağlı. Savaşın ayak sesleri gelip o güzelim komşuluk ilişkileri çatırdamaya başladığında, Hasan hem sınıfsal zorluklarla hem de milliyetçilik rüzgarlarının getirdiği o acımasız ayrımcılıkla mücadele etmek zorunda kalıyor. Hasan adadan koptuktan sonra, gittikleri yeni topraklarda karşımıza çıkan yerel halk ve diğer göçmenler de var. Theo ve Nikolasias. Onlar da Hasan gibi savaşı istemeyen, barış içinde yaşamak isteyen kişiler. Bu karakterler üzerinden, yurdundan koparılan insanların trajedisine şahit oluyoruz. Savaş ve göç konulu pek çok kitapta genellikle keskin çizgiler vardır; bir taraf tamamen mağdurdur, diğer taraf ise acımasız düşman. Fakat yazar karakterleri siyah ve beyaz olarak ayırmamış. Yani "Türkler tamamen iyi, Rumlar tamamen kötü" ya da tam tersi bir durum yok. Theo da Nikolasias da Hasan da aslında aynı gökyüzünün altında barış içinde yaşamak istiyor. Herkes kendi trajedisinin, kendi korkularının kurbanı. Şule Akşun’un dili kullanma biçimi bir Ege melodisi gibiydi. Kitap acı bir dönemi anlatsa da bunu bağırıp çağırarak, ajitasyon yaparak yapmıyor. Midilli’nin zeytin ağaçlarını, mitolojik esintileri, denizin kokusunu öyle bir anlatıyor ki, sayfaları çevirirken o coğrafyanın hüznü içine işliyor. Edebi derinliği çok yüksek ama bir o kadar da akıcı ve zarif bir üslubu var. Kitabı kapattığımda içimde buruk bir his kaldı. Sanki uzun
Yeryüzü SürgünleriŞule Akşun · Destek Yayınları · 202627 okunma
Reklam
Kusursuz Zekanın Gedikleri: Dracula
8/10
·496 syf.··
Beğendi
·
2026 37. kitabı
·
17 günde okudu
·
Okunma: 19 Haziran 2026 10:40
Sinema tarihinde Nosferatu'dan bugüne kadar sayısız kez evrilen, popüler kültürün suyunu çıkara çıkara bitiremediği Dracula'yı, yani her şeyin başladığı o asıl metni olduğu gibi konuşmak lazım. Karşımızda yüzyıllardır ayakta kalan devasa bir kale var evet ama bu kalenin de ciddi gedikleri var. Kitabın temposu ara ara öyle bir düşüyor, anlatı o kadar sarkıyor ki, sayfalar boyu bitmek bilmeyen betimlemelerin arasında kayboluyorsunuz. Bram Stoker o dönem ne bulduysa, toprağın renginden sisin yoğunluğuna, ağaçların yaprağından odadaki eşyaların tozuna kadar her şeyi ama her şeyi betimlemiş. Betimlemenin adeta dibine vurmuş, anlatıyı hantallaştırdıkça hantallaştırmış. Eğer kitaptaki bu aşırı, boğucu ve lüzumsuz betimleme yükünü şöyle bir ayıklayıp dışarı çıkarsak, karşımızda çok daha kısa, dinamik ve soluksuz okunacak bir roman kalırdı. Ha, hikaye kötü mü? Asla. Ama bazen insanı gerçekten yoruyor. Kitabın sonu beni genel olarak tatmin etti, yalan yok. Ama itiraf etmeliyim ki içimdeki o karanlık edebi canavar çok daha fazla mücadele, çok daha fazla kan ve vahşet görmek isterdi. Bram Stoker o muazzam gotik atmosferi kurup finali biraz aceleye getirmiş gibi. En azından Lucy hariç, o canavar avcısı kemik kadrodan sarsıcı bir kayıp verilmesini beklerdim. Mesela Jonathan Harker... İşte tam bu noktada Stoker bence yüzyılın ters köşe fırsatını kaçırmış. Kitapta bize sunulan, yüzyılların getirdiği o kusursuz ve muazzam Dracula zekasını düşününce, kontun hamleleri bazen çok sığ kalıyor. Jonathan Harker, Dracula'nın şatosundan kaçtı, evet. Ama neden Mina gibi bir etki altına alınmadı? Eğer Dracula o dehasını kullansaydı, Jonathan'ı zihnen ele geçirip avcı grubunun içine gizli bir ajan, canlı bir bomba gibi salardı. Jonathan içeriden kaleyi fethederken, Dracula'nın en gizli ve ölümcül
DrakulaBram Stoker · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20236,3bin okunma
Puan vermedi
Açık konuşacağım; çok sevdiğim, yakından tanıdığım bir kadının elinden böyle devasa bir iş çıktığını görmek beni kelimenin tam anlamıyla büyüledi, altüst etti ve çok fazla heyecanlandırdı! Resmen keyiften dört köşe oldum, okurken bir ara kalkıp biraz koşasım falan geldi! Biz Burcu’yla beraber güleriz, konuşuruz, fikir alışverişinde bulunuruz. O yüzden de ben kitabı elime alırken bizim Burcu’yu okuyacağımı sanıyordum; meğer karşımda yılların edebiyatçısı, demlenmiş bir usta yazar varmış da haberim yokmuş. Burcu’cum, bu nasıl bir emek, nasıl bir şahane delilik? Kitap boyunca beni bir oraya fırlattı bir buraya. Tam bir öyküde ince bir ironi yakalayıp gülerken, çat diye bir sonraki sayfada tokat yemiş gibi kalakaldım. (Hele o bir tatlı isimli öykü var ya... İsim vermiyorum spoiler olmasın ama o çok komik başlayıp insanı paramparça eden o son beni mahvetti... ) Okurken beni asıl vuran yerlerden biri de o muazzam gözlem yeteneği oldu. Halkın o en saf, en bizden halini öyle bir yakalamış ki... Karakterlerin konuşma metinleri, o diyaloglar gerçekten harikaydı. Hani o mahallemizin, ailemizin içindeki samimi sesler var ya; onları yapaylığa hiç kaçmadan, o kadar doğal ve usta işi aktarmış ki diyalogları okurken resmen muhabbet yanımda dönüyor gibi hissettim. :) Kendi de çoğunlukla öyle konuşur zaten; mesela beni arayıp ulaşamamışsa doğrudan *"Neredesin Allah'ın cezası!"* der. İşte o samimiyet aynen kitaba akmış. Sinematik betimlemelerinin başarısı zaten apayrı bir seviye ama argoyu öykülere öyle güzel, öyle dozunda yedirmiş ki... Hiç mi sırıtmaz bir kelime! Hayatın içindeki o gerçekçiliği ve sokağın ruhunu aynen hissettim, oralar tıpkı film gibiydi, çok hoştu. Kitapta en sevdiğim bir diğer konu da kadınların yaşadığı sorunlar, o görünmez mücadeleler ve toplumsal dertlerimiz
Ben Yokmuşum GibiBurcu Ünlü · Everest Yayınları · 2023196 okunma
Puan vermedi·129 syf.··
2026 20. kitabı
·
8 saatte okudu
·
Okunma: 05 Mayıs 2026 15:54
Bu Hikaye Senden Uzun sadece bir ayrılığı anlatmıyor aslında. Bir insanın kendisiyle yeniden temas kurmaya çalışmasını, iyileşmenin inişli çıkışlı hâlini anlatıyor. Ayrılık sonrası yaşanan gelgitleri o kadar samimi ve filtresiz işliyor ki okurken duygu doğrudan sana geçiyor. Yer yer verdiği bilimsel bilgiler, kitaplardan ve filmlerden yaptığı alıntılar da hikâyenin içine öyle doğal yerleşiyor ki hiç yormuyor, aksine daha gerçek hissettiriyor. Kitabı bitirdiğim günün akşamında tiyatro uyarlamasını izlemek de benim için bambaşka bir deneyimdi. Şenay Gürler karakteri tek başına canlandırırken sadece oynamıyor, sanki karakterin ruhuna gerçekten hayat veriyordu. Kitabı okurken hissedilen o kırılgan iç ses sahnede daha da görünür hâle gelmişti. Ve bence kitabın en güçlü tarafı şu: İyileşmenin doğrusal olmadığını çok gerçek bir yerden anlatması. Çünkü iyileşmek dediğimiz şey bir sabah uyanıp “tamam geçti” demek değil. Bazen çok iyi hissedip ertesi gün en başa dönmüş gibi olmak… Bazen küçücük bir şeyle yeniden tetiklenmek ama buna rağmen yavaş yavaş dönüşmek. Bu yüzden kitap bana sadece bir ayrılık sonrası iyileşmeyi değil, herhangi bir iyileşmenin de tam olarak böyle olduğunu hissettirdi.
Bu Hikâye Senden Uzun OsmanAylin Balboa · İletişim Yayıncılık · 202213,6bin okunma
Puan vermedi·320 syf.··
2026 25. kitabı
·
36 saatte okudu
·
Okunma: 25 Mayıs 2026 22:25
Hep Eksik, Hasret’in hikâyesiyle başlıyor ama aslında hepimizin zaman zaman yaşadığı bir duyguyu anlatıyor. Hasret, çocukluğundan beri maddi imkânsızlıkların, görülmeme hissinin ve özgüven eksikliğinin içinde büyüyor. Özlem’e duyduğu hayranlık ve kıyaslama duygusu da zamanla onun hayatını şekillendirmeye başlıyor. Bu eksiklik hissi öyle büyüyor ki artık sadece bir duygu olmaktan çıkıp karakterinin bir parçasına dönüşüyor. Kitabı okurken Hasret’e hem üzüldüm hem de zaman zaman kızdım. Üzüldüm, çünkü çocukluğundan taşıdığı yaralar onun kendine bakışını derinden etkilemişti. Kızdım, çünkü hayatına giren güzellikleri, fırsatları ve mutlu olabileceği anları çoğu zaman göremedi. Sürekli sahip olmadıklarına odaklanırken elindekileri kaçırdı. Bence kitabın en güçlü yanı da burada. Hasret’in asıl eksiği para, başarı ya da aşk değildi. Kendini olduğu haliyle değerli görebilmekti. Kitap boyunca şunu düşündüm: Bazı eksiklikler bizi geliştirebilir, bize hedef verebilir. Ama bazen de eksiklik hissine o kadar tutunuruz ki hayatımızdaki güzel şeyleri göremez hale geliriz. Kitabı bitirdiğimde bende kalan duygu şu oldu: Herkesin bir eksiği vardır. Ama hayat, o eksikleri tamamlamayı beklerken kaçırılmayacak kadar değerlidir.
Edebiyat
Hep EksikMelike İlgün · Kırmızı Kedi Yayınevi · 202618 okunma
Reklam
Reklam