Şimdi gelse bir peygamber o daha ağzını açarken birisi tükürük elde etek belde devrin en hikmeti ve güven dolu sözünü söyleyiverir bugünün soru Soran insanının sorusunu şu hikmetli sorusunu sorar ne diyorsun sen kime göre neye göre? Ya peygamberliğin de zamanı var öyle firavunun yılana çevirdiği asa ile cebelleştirsin de bütün bir geçmişin ve kainatın Harun’un diline Davut’un sesine Eyüp’ün kabuklarına Yakup’un gözyaşlarınım içine baka baka kime göre diyen devir canlısına ne diyebilirsin?
Bana öyle geldi ki, gelecekte birçok hoş sığınak vardı; ve ilkbaharın filizlendirdiği çimenlerin yaz ortasında bile üzerine basılmamış ve solmamış olarak kaldığı, ebediyen taze çayırlar ve düzlükler vardır
Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık; hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem Aydınlık hem Karanlık bir mevsimdi; umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu; hepimiz ya doğruca Cennete gidecektik ya da tam aksi istikamete -özetle; şu an içinde bulunduğumuz döneme öyle benzer bir dönemdi ki dönemin, sesi en çok çıkan otoriteleri bu günler hakkında -olumlu anlamda da, olumsuz anlamda da- ancak ve ancak "en" sözcüğü kullanılarak konuşulabileceğini iddia ediyorlardı.
Milyarlarcanın her gece birbirlerine 1000 yıllardır aha bak ay birkaç güne Hilale döner dünyanın uydusu dediği dilsiz dişsiz şekli belirsiz dünya artık beni tanıyıp da daha adımı ağzına almasın diye her gece şekilden şekle giren bir ağzı açık halayık
Marcus'a göre insan, adından övgüyle söz edildiğini duyunca baştan çıkmak ya da hakarete uğrayınca acılar içinde geri çekilmek yerine, kendini nasıl biliyorsa öyle olmalıydı: "Biri beni hor mu görüyor? Kendi bileceği iş. Ama ben, hor görülmeyi hak ettiğimi düşündüğüm bir şey yapar ya da söylersem, işte o zaman bu benim bileceğim iş."