• Varoluş, özden önce gelir. İyi ama ne demektir bu? Şu demektir: İlkin insan vardır; yani insan önce dünyaya gelir, var olur, ondan sonra tanımlanıp belirlenir, özünü ortaya çıkarır.
    Jean-Paul Sartre
    Sayfa 39 - Say Yayınları
  • Varoluş özden önce gelir. Bu önermeye katılıyorsanız bir varoluscusunuz demektir. Katılmıyorsanız varsınızdır ama özde yoksunuzdur.
  • "Seni felsefi açıdan yetersiz buluyorum."

    Albert Camus'nun 1951 yılında "Başkaldıran İnsan"ı yayımlamasından sonra -daha sonra 'son iyi arkadaşımdı' diyeceği- Camus'ya açık mektubunda böyle yazıyor Sartre... Camus, naif bir kişiliğe sahip olmasaydı ve saldırgan bir üsluba sahip olsaydı, "Seni romancı olarak yetersiz buluyorum." şeklinde bir cevap yazabilirdi ve bu kitabı örnek gösterirdi.

    Jean Paul Sartre, 1939'da yazdığı bu kitaptan önce "Tersi ve Yüzü"nü okumuş mudur, bilmiyorum ama gerekse "Tersi ve Yüzü", gerekse "Sürgün ve Krallık" bu kitaptan çok daha büyük eserlerdir.

    "Duvar" kitabındaki hikâyelerin, Sartre'ın "Varoluş, özden önce gelir." ifadesini açıkladığını söyleyebiliriz. Nasıl planlar olursa olsun, nasıl idealler olursa olsun, varoluşun insan için birinci önemde olduğu ve tüm planların da varoluş ideali altında ezildiği Sartre'ın en önemli dayanak noktası.

    Bu tarzda yazılan bir kitaptan bahsetmek zor çünkü ciddi bir inceleme için hikâyelerin içeriğinden bahsetmek gerekir. Bunu yapmak da bana uygun düşmez. Sartre'ı anlamak için iyi bir okuma seçeneği olabilir ama bir başyapıt da değil benim gözümde.

    Kitapta, yer yer fazla sayılabilecek derecede erotizm olduğu söylenebilir, bunu belirtmeden geçemeyeceğim.
  • Varoluşçuluk nedir?

    Birçok filozof varoluşçuluğun tanımını yapmaya çalışmış ancak hiçbiri tam anlamıyla bir tanımlama yapamamıştır.

    Bunlardan: " Weil'e göre varoluşçuluk bir bunalım, Mounier'e göre umutsuzluk, Hamelin'e göre bunaltı, Bonfi'ye göre kötümserlik, Wahl'a göre başkaldırı, Marcel'e göre özgürlük, Lucaks' a göre idealizm(düşüncülük) Benda' ya göre usdışıcılık (irrationalizme) Foulquie'ye göre saçmalık felsefe felsefesidir.
    Ritter'e göre varoluşçuluk, "köklerinden kopmuş, temelini yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş, toplumda yabancılaşmış, mutsuz, huzursuz insan varlığını dile getiren bir felsefedir.

    Pascal, Main de Biron, Kierkegaard - ondan sonra varoluşçuluk ikiye ayrılıyor: Dinci varoluşçular; Kierkegaard, Max Scheller, Henry Bergson...
    Dinci olmayanlar(tanrıtanımazlar) Nietzsche, Heidegger, Sartre... - Bunların ortak noktası ikisinin de " Varoluş özden önce gelir." düşüncesini benimsemiş olması.
    Paul Folulquie ikinci dala, Simone de Beauvoir, Albert Camus'u katıyor.
    M. Alberes varoluşçu yazarlar arasında; Malraux, Bernanos, Unamuno gibi isimleri de anıyor. Aziz Agustin, Beckett, Beethoven, Bataille, Baudelaire, Claudel, Faulkner, Proust, Van Gogh, Gide, Hemingway, Hölderlin, Kafka, Poe, G. Patrix, Rilke, Rimbaud, Rovault, Valery, Eliot, Shakespeare, gibi sanatçılarda da varoluşçu yanlar buluyorlar.

    Satre, Husserl'den etkilenerek ilk eserlerinde salt ruhbilimsel konuları işliyor. Bundan sonra yavaş yavaş Husserl'den uzaklaşarak Heidegger'a, Nietzche'ye yaklaşıyor. Sonunda da Marx'a yaklaşmaya başlıyor. Sartre kime yaklaşırsa yaklaşsın Descartesçı olmaktan kurtulamıyor.

    Sartre'nin varoluşçu felsefesi eleştiriye tutulur. Kimileri onun bu felsefesini çelişkili ve tutarsız bulur; kimileri de felsefesine eski ve yanlış der. Varoluşçuluğu dinin ve aklın dışında diye belirtilir. Özgürlük düşüncesiyle bireyselliği işaret ediyor, denir.

    'Varoluşçuluk Bir Insancılıktır(Hümanizm)' diyen Satre'ye karşılık, öğrencisi Kapana, " varoluşçuluk bir insancıllık değil" der. Ona göre varoluşçuluk bir burjuvazi felsefesidir. Kendisiyle çelişen, yabancılaşan burjuvazinin kurtulmasını ve bir taraftan da çaresizliği dile getiren bir felsefedir.

    "Varoluşçuluk özden önce gelir."
    Ilk önce insanın varolduğu, dünya gelip edimleriyle(fiilleriyle)özünü oluşturduğu düşüncesidir. Yani tanrıtanımaz bir tutumla ne olmak istediğine kendisi karar verecektir.
    Insan var olduktan sonra kendini kavradığı gibiyken varlaşmaya yaptığı hareketle, tasarladığı şey olur. Kendine nasıl bir biçimde yaratırsa, o olur bir anlamda. Bunun da ilkesi öznelliktir. Ancak bu öznellikte insan sadece kendini düşünmüyor, diğer insanları da kapsayan, evrensel bir öznelliği benimsiyor.
    Varoluşçuluk, insana varlığının sorumluluğunu yüklüyor. Bu sorumluluk kendisi için değil, bütün insanlığı içine alıyor.
    Öznelcilikte, insanın bir yandan kendi kendini seçmesi, diğer yandan insancıl özelliğini kendi elinde tutmasıdır. Sarte'nin düşüncesinde insanın kendini seçmesi, aynı zamanda bütün insanlığı seçmesidir. Yani biz ne olmak istiyorsak, diğer insanların da öyle olmasını istiyoruz. Bizim tasarılarımız, diğer insanların da tasarısıdır. Bizim için iyi olan diğer insanlar için de iyi olur.

    Varoluşçuluk'ta bunaltı ile ne kastediliyor?

    Varoluşçuların, "Insanlık bunaltıdır!" demesiyle, kişinin yalnızca kendisini seçmesi değil, bütün insanlığı seçmesi sonucu yüklenilen sorumlulukta yaşadığı "iç daralması, bungunluk, boğucu" bir ruh haline girmesi kastediliyor.
    Buna karşılık Sartre, birçok insanın bunaltılarını örttüğünü,herkesin yalnızca kendisinden sorumlu olduğu inancını taşıdığını belirtiyor.
    Varoluşçuluğun insanı eylemsizliğe yöneltmediğini söylerken, örnek olarak bir saldırı durumunda komutanın komutasını verirken emri altındakilerin sorumluluğunu üstlendiğinden bir sıkıntı yaşadığını ama bunun onu eylemsizliğe itmediğini, tersine onu eyleme götüren sorumluluk bilincini ortaya çıkarttığını ifade ediyor. Yani eyleme götüren, yönelten bizzat odur.

    Sartre'nin varoluşçuluğunda paradoks!

    Biz bu dünyaya terk edilmişiz. Tanrı tarafından yalnızlığa mahkum edilmişiz. Tükeniyoruz. Azalıyoruz. Hiçbir umudumuz yok. Hareket yok, mücadele etmek yok. Biz yarı ölü doğmuşuz.
    Yaşamak, can sıkıcı; çünkü hala içimizde canlılık var. Biz ölüme yaklaştıkça acılarımız azalıyor. Hafifliyoruz!

    Biz hem özgürüz, hem de özgürlüğümüze tutsağız!
    Hür bir iradeye sahibiz. Ancak eylemlerimiz ve dünyaya karşı tutumumuz bir sorumluluk getirdiği için bir anlamda tutsağız!

    Evet, insan özgürdür! Çünkü Tanrı'nın yokluğu her şeyi mübah kılıyor. Bu nedenle her şey insanın elindedir! Ancak Tanrı'nın olmayışı dünyada bırakılmışlığı da, yalnızlığı da beraberinde getirir.
    Pekala, o halde "insan özgür olmaya mahkumdur, zorunludur!" sözüne ne diyorsunuz?
    Buna nasıl bir anlayış getirilebir?
    - "Çünkü yaratılmamıştır!" Özgürdür ve özgürlüğüne mahkumdur! Çünkü, " dünyaya atılmış ve yaptıklarından sorumludur."
    Satre, Francis Pange'nin, "insan insanın geleceğidir." sözünü şöyle yorumluyor: "Tanrı olamadığına göre, insan desteksiz, yardımsızdır." O halde 'gelecek' de insanın elindedir. O, insanı takip ederek, bir gelecek meydana getirir.

    Varoluşta Bırakılmışlık!

    Insan iki eylemle karşı karşıyadır. Karar vermek hiçbir destek olmaksızın onun elindedir. Ama tercih güçtür.
    Bununla birlikte, insana yol gösterecek işaretler vardır dünyada. Insan bu işaretleri yorumlayarak karar verir. " Bir işaret üzerine verilen karar da insan tek başınadır."

    Umutsuzluk nedir?
    - Üç adım gitmek isteyip, iki adım gidebilmektir!

    Varoluşçuluğa yöneltilen eleştiriler de;

    İnsanı umutsuzluğun doğdurduğu bir durgunluğa itiyor. Hareketten, eylemden alıkoyuyor. Marksçılar da, kirli, bulanık, karanlık olanı gösteriyor, diyorlar.
    Komünistler, kişiyi tek başına ele aldığını bütünden kopardığını söylüyor.
    Descartes'in, " Düşünüyorum, öyleyse varım. sözüne dayandığını söyleyenler var.
    Katolikler ise, varoluşçuların gerçekliği tanımadıklarını ileri sürüyor.

    Aynı anda hem kendimiz, hem de insanlık için, yani bireysel ve evrensel bir özgürlüğü bir arada yaşayabilir miyiz?
    Kendi özgürlüğümüzü isterken, başkalarının da özgürlüğünü düşünebilir miyiz?

    Sartre, 'Varoluşçuluk Bir Insancılıktır' adını verdiği bu konferansında, eleştirelere karşılık yanıtında; insanın varoluşla içine kapanması, insanlardan kopması, ya da yabancılaşması yönünde değil, eylemle, kendi dışına çıkıp bir amaca yönelerek gerçekleştirdiği bir felsefedir. Varoluşçuluğu ile ilgili son olarak şöyle diyor Sartre, " Tanrı varolsaydı yine de bir şey değişmeyecekti. Iste bizim ana görüşümüz budur. Elbette sorunun, Tanrı'nın varlığı ya da yokluğu sorunu olmayışından geliyor bu. Bizim sorunumuz bu değil, diye düşünmemizden geliyor."
  • "Bana yukarıdan bakarsanız aptalın tekini görürsünüz. Bana aşağıdan bakarsanız Tanrı'yı görürsünüz. Bana tam karşıdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz."
    -Charles Manson

    Peki bir Yabancı'ya bakınca ne görebilirsiniz? Farklılıkları mı, anormallikleri mi, rahatsızlık verdikleri mi, eksiklikleri mi yoksa fazlalıkları mı? Gerçekten bir Yabancı'ya baktığımız zaman ne görürüz? Karşımızda aynı türden olduğumuz bir canlı duruyor. Ama bizimle paydaş olduğu özden, bambaşka bir de tözü var. Sonuçta o aynı olamaz dimi? Aynı olsaydı eğer, Yabancı olabilir miydi? Şüphesiz olamazdı. Şimdi, tüm bu yazılara yazarken tek başıma olduğum için mecburen sorularımın cevaplarını da benim sunmam gerekiyor. Ancak, cevapları anlamaya çalışırken, öğrenirken veya benimserken ve bunların sonrasında soruyu unutmayın, lütfen! En azından, benim sorularımı unutmayın. Hazırsam başlıyorum

    Albert Camus, Meursault adlı karakteri oluştururken zihninde neler gördü veya neler görebileceğimizi düşündüğünü bilmiyorum. Bilmek de istemem. Çünkü, bakış açımı şüphesiz etkilerdi. Ben ona bakınca ne mi görüyorum? Meursault, bir adamı öldürmeden önce boş bir insandı. Buradaki boşluk, dışarıdan bakılınca görünen ve değer verilemeyen bir boşluk değil. Aksine dışarıdan değer verilebilen, ancak içeriden bir değerin ya da anlamı olmadığı boşluk. Karakterimizin kitabın başından sonuna kadar bu boşluk içerisindeydi. Şimdi, bu durumda dışarıdan neler görebiliriz ve içeriden neler görebiliriz tartışması başlıyor. İlk önce dışarıdan bakacağım. Çünkü, dışarıdayım. :)

    Dışarıdan Gördüklerim

    Duygusuz herif. Kitabın başlangıç kısmından, sonuna kadar bu sıfatı kafamdan atamadım. Meursault, kapalı duvarlar arasında yaşayan birisi. Buranın bir kapısı da yok. Sadece ufak bir penceresi var. Doğduğundan beri annesiyle birlikte orada yaşıyor. Kendi aralarında da sessiz sayılırlar. Çok az konuşuyorlar. Dışarıya karşı da öyleler. En azından, kahramanımız öyle. Sonra annesi kitapta ölüyor, ama odanın içinde bir ölü yok. Direkt yok oluyor. Meursault, o andan sonra pencereyi açmaya başlıyor. Bir hanımefendi ve bir kaç beyefendi ile iletişim kurmaya başlıyor. Ancak bu iletişim ne Bizimkiler dizisindeki Cemil'inki gibi, ne yağmur yağınca camdan bakan Arap kızınınki gibi, ne de başka birininki gibi. Meursault tarzında bir iletişim. Bu nasıl oluyor peki? Meursault, konuşacağı zaman pencereyi açıyor. Söyleyeceğini söylüyor. Karşı tarafa konuşma sırası geliyor. Tam ağızlarını açtığı anda pencere birden kapanıyor. Camın ve pencerenin özelliğini hem içeriden hem de dışarıdan bakınca -empati ve hayal gücü engellenemez, o yüzden içeriden de istemsiz bakmış oldum- anlayabiliyorsunuz. Bu cam, ses geçirmez ve kapalıyken bile güneş ya da ay ışığının yansımalarla açık görünen bir yapıya sahip. Yani diğer karakterler konuştuğunda, aslında Meursault hiçbir şey duymuyor. Bunu karşısındaki kişi bilmiyor. Meursault, sadece konuşanın eylemlerini ve çevreyi pür dikkat takip ediyor. Dudaklar açılmamak üzere kapandığında da ya tekrar bir şey söylemek için açıyor, ya da tekrardan başlangıç noktası olan duvarların içine geri dönüyor. Ama ne olursa olsun, sonunda kendini yalnız başına odada buluyor. Alın size, hayvansı insan tanımı. Ben merkezli düşünme ve hareket etme. İhtiyaçları hariç hiçbir şeyi düşünmeme veya istememe. Varolduğu için yaşayan bir hayvan gibi hareket ediyordu. Barınmak, yemek yemek, varolmaya devam etmek -işte çalışmasını başka şekilde yorumlayamazdım-, cinsellik isteği ve bulunduğu yer ile içindekileri anlamaya çalışmak -kitapta çevre ve çevredekiler çok iyi anlatılmıştı-. İnsanların arasında bir hayvandı veya hayvanların arasında bir böcekti. Bu da onu 'istenmeyen' ve 'anlaşılamayan' yapmak için yeterdi. Çünkü, ona bakan herkes, kendiyle bağdaştırdığı bir benzerlik görse de benimsemek istemeyeceği bir şeydi bu. Kendini gördüğü yüce aynada bir küçümseme idi bu. O yüzden, benzerlik olmayan ne varsa onu gördük. Buna göre anladık ve yargıladık. Bizler buna katlanamazdık. Hiçbir hayvan da katlanamazdı. Ya küçükler olarak bir araya gelip onu öldürecektik ve korunmuş olacaktık-ki böyle oldu-, ya da büyük balık biz olduğumuz için onu yiyecek, sindirecek ve bize pis görünen her şeyini boşaltım ile atacaktık. İçgüdüleri ve istemleriyle hareket eden bir canlı olarak Meursault, bunu korkutucu bulmadı. Cesur bir hayvandı. Kendine hiç bakmadığı ve tanımadığı için, dışarıdaki canlılar da onu korkutmuyordu. Çünkü, kendini az da olsa bakmayan biri dışarıda korkutucu ne bulabilirdi ki? Meursault, kendisine yaklaşan felakete kayıtsız kaldı. Tıpkı kendinde yaptığı gibiydi. Sadece kabullendi. Hepsi bu. En ufak bir hareket veya başka bir şey gelecek olanı değiştiremezdi. Bir kez varolmuştu. Artık kaçamazdı.



    "Ayrılacağım zaman bana, "Odamda kan sucuğuyla şarap var. Benimle bir iki lokma yemez misiniz?" dedi. Yemek pişirmekten kurtulurum, diye düşündüm, kabul ettim."

    "Güldüğü zaman, yeniden çekti onu içim. Biraz sonra, "Beni seviyor musun?" diye sordu. "Bu anlamsız bir şey, ama sanırım sevmiyorum," dedim."


    İçeriden Gördüklerim

    Şimdi, burada işler biraz karışıyor. Meursault, hayatın akışında yüzen birisi. Hiçbir şekilde akışa karşı hareket etmemiştir. Düşünmüş, ama yapmamıştır. Oluruna da bırakmış gibi durmuyor. Ama olanlara ne karışma, ne de değiştirme isteği var. Yaşadığı için, daha doğrusu varolduğu için onunla gelen her şeyi kabullenmiş. Bu benimseme ile gelen de duyarsızlık var. Başlangıcından sonuna kadar alışkanlık yapmış bunu. Sigaradan daha kötü bir alışkanlıktı bu. Çünkü, etraftaki her şeyi gözlemler, anlar ve benimsersen eğer; kendine baktığında ne görebilirsin? Değişime uğramış kendini mi? Ya da her şeyi birden mi? Yoksa hiçbir şey görmez misin? Meursault'ın gördüğü yaşamdı. Yani hem her şeydi, hem de hiçbir şeydi. Bu da sol ayağıyla varoluş çizgisinde ve sağ ayağı yok oluş çizgisinde olan bir adam demekti. Algısına girenlerin ve düşündüklerinin hangi alanda olduğunu belki başlarda anlayabiliyordu, belki de hiç anlayamamıştı. Ama annesinin ölümünden ve kendi ölümüne kadar hiçbir şey anlamadığı kesindi. Çünkü, ne bir yaşayan ne de bir ölü gibi hareket ediyordu. Sadece hareket ediyordu. Bilinç düzeyinde değildi bu. İçeriden gelen ve engellenemez bir şeydi. Ona adapte oluyordu. Bu içinden yükselenler, onun hangi tarafta olduğunu umursamıyordu. Sadece istekleri vardı. Ne öncesi ile ne de sonrası ile ilgileniyorlardı. Sadece an'ı istiyorlardı. Niyetleri her şeyi, ama her şeyi o an'a sığdırmaktı. Sonrası da içindekiler gibi geliyordu zaten. Öncesi de -o an- geçmiş gibi geçip gidiyordu zaten. Etrafında gerçekten tutunacak bir şeyi yoktu. Ne kendine, ne başka birine, ne yarınlara, ne düşünceye, ne de ölüme. Sadece varlığını sürdürüyordu. Hepsi bu. Düşünceleri de kendi varoluşundan öte değildi. Ne komşusunu, ne dostunu, ne de diğer insanları an'ın içinde bir miktar benimsemesinden başka bir yönelimi yoktu. Çünkü, kendine de öyleydi. Dışarıya nasıl başka biri olabilirdi ki? Aynayı kendine tutmak yerine, ayna olmuştu. Görüntüyü üzerinde tutuyordu, ama dışarıdan görülebiliyordu. Kendi aynasından yansıyabilecek ve kendini görebileceği bir aynası hiç olmadı. O yüzden, kendine hiç bakmadı. Çünkü, görebileceği bir şey yoktu. Aslında dışarıya değil, kendine Yabancı idi. O yüzden, o da dışarıdan baktı. Evet, kendine dışarıdan baktı. Hepsi buydu. İçi ve dışı ayrı duran, ama birleşik görülen biriydi. Her birimizdi, ama kendi değildi. Herkesti, ama kimse değildi.

    "Beni anlamıyor, biraz da içerliyordu bana. Benim de herkes gibi olduğumu, tamı tamına herkes gibi olduğumu ona söylemek istiyordum. Ama, bütün bunların aslında hiçbir yararı yoktu."

    "Yaşadığından bile emin değildi, bir ölü gibi yaşıyordu çünkü. Bense ellerim bomboş bir
    adam olarak görünüyordum, ama kendimden emindim, her şeyden emindim, hem ondan çok daha emindim. Yaşadığımdan emindim ve gelmekte olan ölümden emindim. Evet, bundan başka bir şeyim yoktu benim. Ama, hiç değilse bu gerçeğe, onun bana sahip olduğu kadar sahiptim. Daha önce de, bu anda da haklı olan bendim ve her zaman da haklı olmuştum. Şöyle yaşamıştım, böyle yaşayabilirdim. Şunu yapmış, bunu yapmamıştım. Filan şeyi yapmadımsa, falan şeyi yapmıştım. Peki, sonra? Sanki bütün yaşamımda, kendimi haklı çıkarmak için bu dakikayı, şu şafak vaktini beklemiştim. Hiç, hiçbir şeyin önemi yoktu ve bunun niçin böyle olduğunu da biliyordum. O da biliyordu. Geçirdiğim bütün bu anlamsız hayatta, geleceğimin ta derinlerinden, henüz gelmemiş yıllar içinden, karanlık bir soluk bana doğru yükseliyor ve yaşadığım yıllardan daha gerçek olmayan yıllardan bana sunulan ne varsa, hepsini aynı düzeye getiriyordu. Başkalarının ölümü, bir ananın sevgisi ne umurumdaydı benim? Başkasının Tanrısından bana neydi? Başkalarının seçtiği, kabullendiği hayattan, yazgıdan bana neydi?"

    ‌İnceleme bu kadardı. Albert Camus, ilginç bir hikaye yazmış. Çok fazla anlam bulunabilecek bir kitaptı. Benim de bulduğum daha fazla anlamlar vardı. Ancak güzel insanların, güzel incelemeleri zaten duruyor. Bunu yazmadan önce de onlarınkini okudum. Farklı sunabileceğim sadece bu vardı. Anlamsız şeyler yazmış da olabilirim. Kitabı pek beğendiğimi söyleyemem. Ama kendini okuttuğu da aşikâr. Her neyse, inceleme yazmayı düşünmüyordum. Ama Yağmur. istediği ve https://1000kitap.com/denizyelkeni merakıyla gelen sorusu üzerine yazdım. Umarım, bir iki doğru anlam bulabilmiş ve sunabilmişimdir. Buraya kadar okuyan herkese, teşekkür ederim. Saygılarımı sunuyorum.
  • "Varoluş özden önce gelir." Bu önermeye katılıyorsanız bir varoluşçusunuz demektir. Katılmıyorsanız varsınızdır ama özde yoksunuzdur.
  • ...Var olmak demek genişleyebilir, dışsal sonsuz parçası olmak demektir, bana belli bir ilişki altında ait olan sonsuz dışsal parçalardan oluşmak demektir. Gerçek anlamıyla bana belli bir ilişki altında ait olan, sonsuzca küçük genişleyebilir parça bana aitse diyebilirim ki varım.

    Bir kez daha ölürken - burada Spinozacı kavramları dikkate almak gerekir - ölürken ne olup biter? Ölmek kesin olarak şu demektir ve başka bir şey demek değildir: Bana ait olan parçalar bana ait olmayı bırakırlar. Neden? Gördüğümüz gibi bu parçalar bir ilişkiyi gerçekleştirdikleri, beni karakterize eden bir ilişkiyi gerçekleştirdikleri ölçüde bana aittirler. Bana ait olan veya bir zamanlar ait olan parçalar başka bir bedeni karakterize eden, başka bir ilişkiye girmeye zorlandıkları zaman ölürüm: Kurtları beslerim. "Kurtları beslerim" şu demektir. Beni oluşturan parçalar başka bir ilişkiye girerler - kurtlar tarafından yeniyorum. Bana ait olan parçacıklar kurtların ve solucanların ilişkileri altına geçiyorlar. İyi! Bu olabilir. Veya beni oluşturan parçacıklar arseniğin ilişkisine uyan başka bir ilişkiyi gerçekleştirirler: Beni zehirlediler! İyi. Bir bakıma bunun çok ağır bir şey olduğunu görün; ama Spinoza için bu o kadar da ağır bir şey değil. Çünkü sonuçta ölümün neyle ilişkili olduğunu sorabilirim. Önceden söylenebilir ki, Spinoza'nın özden ne anladığını bilmeden önce söylenebilir ki ölüm asli olarak bireyin temel bir boyutuyla ilişkilidir; ama yalnızca tek bir boyutuyla - yani parçaların bir öze ait olması bakımından ama parçaların bana ait oldukları ilişkiyi de özü de asla ilgilendirmez. Neden?

    Gördünüz ki karakteristik ilişki, diferansiyel ilişki, ya da beni karakterize eden diferansiyel ilişkiler kendi hesaplarına bağımsızdılar; kendi terimlerinden bağımsızdılar çünkü terimleri sonsuz küçüktüler - ve ilişkiyse aksine sonlu bir değere sahipti: dy/ dx=z. O zaman öldüğümde ilişkimin veya ilişkilerimin gerçekleşmeyi bıraktıkları gerçekten doğrudur, gerçekleştiren parçalar artık yokturlar. Neden? Çünkü parçalar başka ilişkileri gerçekleştirmeye koyulmuşlardır. Burası iyi. Ama ilk olarak, ilişkinin ebedi bir hakikati vardır, başka bir deyişle edimsel parçalar tarafından gerçekleştirilmediği zaman bile ilişkinin bir tutarlılığı vardır - gerçekleşmeyi bıraktığı zaman bile ilişkinin bir edimselliği vardır. Ölümle kaybolan şey ilişkinin gerçekleşmesidir, ilişkinin kendisi değil. Bana diyeceksiniz ki: Gerçekleşmeyen ilişki de nedir? O zaman size bana on yedinci yüzyılda doğmuş gibi gelen bu ilişkiler mantığı ile cevap verirdim: Terimleri kaybolup giderken bir ilişkinin hangi koşullarda tutarlılığını sürdürebildiğini göstermek. İlişkiyi gerçekleştiren terimlerden bağımsız olarak ilişkinin bir hakikati vardır. Öte taraftan ise kendini bu ilişkide ifade eden özün bir gerçekliği vardır; edimsel olarak verilmiş parçaların öze uyum gösteren ilişkiyi gerçekleştirip gerçekleştirmediklerini bilmekten bağımsız olan bir gerçekliği vardır özün. Başka bir deyişle hem ilişki hem de öz için ebedi oldukları söylenecektir, ya da en azından bir tür ebediyete sahip oldukları söylenecektir - bu asla metaforik bir ebediyet anlamına gelmiyor — bu çok belirli bir ebediyettir: Ebediyet türü Spinoza'da her zaman kendi bakımından değil, nedeni sayesinde ebedi olan anlamına gelir; — demek ki tekil öz ile bu özün kendini ifade ettiği karakteristik ilişkiler ebedidirler; oysa geçici olan, ve varoluşunu tanımlayan şey yalnızca sonsuz küçük parçaların bana ait oldukları yani ilişkiyi gerçekleştirdikleri zaman süresidir. Ama işte demek ki ben artık var olmadığımda özümün varolmayı sürdürdüğünü söylemem gerekir. Başka bir deyişle özün tanımladığı bireyi varoluşuyla birbiriyle karıştırılmayan bir varoluşu vardır özün. Tekil özün bireyin varoluşuyla birbirine karışmayan bir varoluşu vardır.

    Bu çok önemli çünkü Spinoza’nın neye meylettiğini görüyorsunuz, ve bütün sistemi bu temel üzerine inşa etmektedir: Bu her şeyin, var olan her şeyin gerçek olduğu bir sistemdir. Olasılık veya imkân kategorisinin öyle bir reddedilişi hiçbir zaman ama hiçbir zaman bu kadar ileri götürülmüş değildi. Özler imkânlar değildirler. Mümkün hiçbir şey yoktur, olan her şey gerçektir. Başka bir deyişle özler varoluş olasılıkları tanımazlar, özler bizzat varoluşlardır.

    ***Yedinci dersteki, daha önce açıklanan sonsuz küçüklükler ve diferansiyel ilişkiler bağlamından ayrı düşünmemek kaydıyla...
    Gilles Deleuze
    Sayfa 152 - Öteki Yayınevi