“Hayatın bir bölümü gitti, savaş aldı bizden, hayatımızı çaldı; tekrar nasıl bulacağız şimdi? Evlendin mi hayatı beraber yaşamak lazım, yoksa ne anlamı kaldı! O kadar çok özledim ki burada özlemle, düşünerek, şimdi dışarıda ne yapıyorsun, siperde misin, belki arkadaşlarınla konuşuyorsun, belki elinde benim fotoğrafım var, yanındakilere anlatıyorsun, aklın belki bu odada, belki de bambaşka bir yerde, karşındaki düşmanda, düşman mevzileri üzerine çalışıyorsun ya da yüzbaşının biri gelmiş, tam o anda bir taarruz başlıyor, bense burada oturuyorum, yerimden kıpırdayamıyorum, her şey bensiz oluyor, ben burada kör gibi, o kadar acizken, kurşunlar vızıldıyor, sağdan soldan kanlar fışkırıyor, kollar bacaklar kopuyor, birinin bağırsakları dışarı çıkmış, diğerinin beyni, daha az önce onlarla konuşmuşsun, burada tek başına oturmak dehşet verici, annenin ağzını bıçak açmıyor, tek kelime etmiyor, zaman zaman başına bir şey gelse hiç haberim olmayacağını düşünüyorum, düşünüyorum, hâlâ yaşıyor musun, belki de toprağın altındasın çoktandır, tanınmayacak hale gelmişsin, aniden bir duygu sarıyor beni, bir ölüyle evlendirilmişim ve haberim yokmuş duygusu, ardından çığlık atasım geldi, kendi hayatım –orada öylece oturmak, sandalyede oturan beden– sona ermiş, içimde öyle dehşet verici bir soğukluk yükseliyor, soğuk havale geçirir gibi, bazen saatlerce oturur, hiç ayağa kalkamazdım, geceleri yatakta uyku tutmazdı, senin yanında yattığımı görürdüm, beyaz çarşafın üzerinde, alnın bembeyazdı, yarı rüya yarı çıldırmaydı adeta, saçına kan bulaşmış, orada zaman oyuncak bir bebek gibi otururdu, evet, zaman, eskiden benim yaşadığım, senin yaşadığın zaman bir oyuncak bebek gibi tuhaf bir hareketsizlikle, göğsümün üzerinde, sessiz nefesiyle göğsümü emerek, beni boğarcasına otururdu.”