Sevinç ve mutluluk insanı ne kadar da güzelleştirirmiş. İnsan kalbi nasıl da sevinçle dolar taşarmış meğer. İnsan kalbinin bu coşkunluğunu başkasının kalbine de dökmeyi, her şeyin neşelenmesini, her şeyin gülüp eğlenmesini ne kadar da özlemle istermiş.
Ölümü, kendi mezarımı, yüreğimde korkuyla değil özlemle araştırmaya, ötelerde huzurlu bir barınak olarak düşünmeye başladığım bir yaşa yavaş yavaş yaklaşmaktaydım.
Düşüncesi bile bizi dehşete düşüren büyük bir felaket gerçekten başımıza geldiğinde, ilk acıyı atlattıktan sonra genel ruh halimizin büyük ölçüde değişmeden kaldığını görürüz. Aynı şekilde, uzun zamandır özlemle beklediğimiz bir mutluluk gerçekleştiğinde de, genel olarak ve uzun vadede, önceye kıyasla kendimizi pek de daha iyi ya da huzurlu hissetmediğimiz olur. Yalnızca o değişimlerin zerçekleştiği an, bizi olağanüstü bir şekilde etkiler: derin bir keder ya da taşkın bir sevinç olarak. Ama her ikisi de kısa sürede kaybolur, çünkü birer yanılsamaya dayanırlar. Zira bu duygular doğrudan mevcut haz ya da acıdan değil, o anda tahayyül edilen bir geleceğin açılmasıyla doğarlar. Bu yüzden, bu duygular anormal derecede yoğun yaşansa bile, kalıcı olamazlar.